Devlet dediğimiz fenomen aslında bir cebir organizasyonudur. Vaktiyle Max Weber bir siyasî birlik olarak devletin ancak kendisine mahsus olan araçla, yani fizikî güç kullanımıyla tanımlanabileceğini söylemişti. Buna göre de devlet, ‘’belli bir ülkede meşru fizikî güç kullanımında tekel iddiasını başarıyla sürdüren [örgütlü] bir insan topluluğu’’ demekti.

Geçmişte yaşanmış ve halen yaşamakta olduğumuz sayısız olay devleti asıl karakterize eden özelliğin şiddet kullanımı olduğunu göstermiştir. Biz sade yurttaşların muhatap olduğu şekliyle devletin somut görünümü (ve kanıtı), emri altındaki cebir aygıtı olan polistir; devlet poliste somutlaşır. Daha önemlisi, polis te bunu bilir ve çoğu zaman bu bilinçle hareket eder.

Bu gerçek bize devletin kendisini esas olarak güç kullanımıyla gösterdiğini ve buna şaşırmamamız gerektiğini hatırlatmaktadır. Hatırlamamız veya –bilmeyenlerimiz için- artık farkına varmamız gereken bir husus ta şudur: Devletle ilgili bu nahoş gerçeği onun kontrolünü ‘’iyi insanlar’’ın eline vermekle de değiştiremeyiz. Devletle ilgili problem, gücün kötüye kullanılması değildir; devlet her halükârda devletliğini, bu arada polis de polisliğini yapar çünkü. Asıl dert edinmemiz gereken budur.

Bu arada, demokrasiye geçilmesiyle birlikte iktidarın kaynağının ‘’halk’’ olması devletin mahiyetinde ve dolayısıyla devletle ilgili gerçeğin özünde bir değişiklik yaratmış değildir. Bunu en çok ta biz TC vatandaşları biliriz: Bu diyarda, demokrasiden önce de demokrasiye geçildikten sonra da devlet demek ürkütücü güç demektir, daha somut olarak polis şiddeti demektir.

Türkiye’de polisin sözde ‘’kamu düzeni’’ni sağlamak adına her gün bir yenisine tanık olduğumuz hoyratlık ve şiddet gösterilerini hatırlatmama her halde gerek yoktur. Bugünkü yazımda, son günlerde bu gerçeği –devletin özünün cebir aygıtı olarak polis olduğu gerçeğini- bir kere daha ve güçlü bir şekilde doğrulayan iki önemli olaya işaret etmek istiyorum.

İlk olay, bir avukatın karakollarda müvekkillerinin ifadesi alınırken polisin kendileri orada değilmiş gibi davrandığı ve beyanlarını ifade tutanaklarına geçirmediği yolundaki şikâyeti vesilesiyle, Kamu Denetçiliği Kurumu’nun bu durumun düzeltilmesi yolunda Bakanlığa yaptığı tavsiyenin akıbetiyle ilgili.

Şöyle ki: İçişleri Bakanlığı bu kararla ilgili olarak Emniyet teşkilâtına bir genelge yayımlıyor ama genelgede ‘’Ombudsmanın tavsiyesi doğrultusunda uygulamanızı düzeltin’’ demiyor da, ‘’siz eski uygulamanıza devam edin’’ mealinde talimat veriyor. Malum, İçişleri Bakanlığı devletin cebir aygıtının kendisine bağlı olduğu kurumdur, dolayısıyla emniyetin devletin özü olma ‘’onuru’’ndan bu yolla o da pay aldığı için ortada şaşılacak bir durum yok.

Bu onur o kadar yüksek olmalı ki, Bakanlığa, TBMM adına denetim görevi yapan Kamu Denetçiliği Kurumu’nun kararını yok sayma yetkisi verebiliyor. Üstelik genelgeyle verdiği talimatın içeriği bakımından hukuka aykırı olması bir yana, Bakanlık esasen adlî kolluğa talimat verme yetkisi de yokken bunu yapma cüreti gösterebiliyor.

Devlet olmak böyle bir şey işte!

İkinci olay Ankara’da Somalililerin açtığı bir restorana yönelik polis müdahalesi esnasında meydana geliyor. Restoran sahiplerine destek için orada bulunan DEVA Partisi milletvekili Mustafa Yeneroğlu’nun uyarısına karşı bir emniyet amiri onu dövecekmiş gibi üstüne yürüyor ve ona hitaben terbiye sınırlarını çok aşan, çirkin ve tehditkâr sözler sarf ediyor: “Ahlaksız sensin lan, sus lan, adam gibi konuş, haddini bileceksin, senin gibi tiplere ne olacağı belli!”

Memurdaki cesarete bakın siz! Milletvekiline saygısızca davranır ve onu tehdit ederken adeta parlamentoya meydan okuyor. Bunu yapabiliyor, çünkü biliyor ki, bu sistemde polis örgütü gerçekte Millet(in) Meclisinden daha güçlüdür.

Bu yetmiyormuş gibi, Emniyet teşkilâtı polis amirinin arkasında olduğunu hepimize ilân eden bir açıklama yapıyor. Açıklamada mezkûr polisin skandal sözleri ‘’nahoş’’ diye nitelenerek küçümsenmekle kalmıyor, bir de ‘’teşkilâtımıza yönelik düşmanlığı herkesçe bilinen milletvekili’’ ifadesiyle Yeneroğlu hedef gösteriliyor.

Yeneroğlu’nun daha sonra dediği gibi: “Hepimizin güvenliğinden sorumlu Emniyet Genel Müdürlüğü bir milletvekili ile ilgili düşmanca sözler kullanıp açıkça hedef gösterebiliyorsa bu ülkede kimsenin can güvenliği kalmamıştır.’’ Üstüne üstlük, ‘’yağız hırsız ev sahibini bastırır’’ misali, Genel Müdürlük Yeneroğlu hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını da belirtiyor.

Görülüyor ki, bu olayda Emniyet teşkilâtının ve koruduğu polis amirinin sergilediği cüret ilk olaydakinden bile çok ileri. Kısaca, polis ‘’Devlet benim!’’ diyor.

Haksız olduğunu söyleyebilir miyiz?… (Diyalog, 6 Haziran 2022)

Önceki İçerik2021 Yılı Faaliyet Raporu
Sonraki İçerikTayyip Erdoğan Üçüncü Defa Cumhurbaşkanı Seçilebilir mi?
Avatar photo
Mustafa Erdoğan lisans ve lisansüstü eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı; 1991’de Doçent, 1997’de Profesör oldu. İdarî yargıda (1983-85), Ankara Üniversitesi (1985-1990), Hacettepe Üniversitesi (1991-2010) ve İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde (2010-2016) öğretim üyesi olarak çalıştı. Çeşitli tarihlerde Prof. Erdoğan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki muhtelif üniversiteler ve düşünce kuruluşlarında misafir araştırmacı olarak bulundu. Türkiye Bilimler Akademisi’nin aslî üyesi olan Prof. Erdoğan’ın başlıca eserleri şunlardır: Hukuk ve Adalet (2. b., 2022); Liberal Perspektif (2021), Türk Anayasa Hukuku (2. b., 2019), Anayasa Hukukuna Giriş (2. b., 2019), Özgürlük, Hukuk ve Demokrasi (2018), İnsan Hakları: Teorisi ve Hukuku (5. b., 2018), Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset (9. b., 2016), Anayasal Demokrasi (12. b., 2015); Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm (2006); Anayasa ve Özgürlük (2002); Demokrasi, Laiklik, Resmî İdeoloji. (2 b., 2000)