MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bu hafta içinde iki adamıyla birlikte ünlü çeteci ve ‘’ulusal kahraman’’ Topal Osman’ın olmayan ‘’itibarı’’nın iadesi için TBMM’ye kanun teklifi verdi. Bu vesileyle bugünkü yazımda bu girişimin çağrıştırdığı, ulus-devletlerin kuruluşunda etnik temizliğin yeri meselesi üstünde durmak istiyorum.

Hemen söyleyeyim: Modern dünyanın bir gerçeği olarak ‘’etnik temizlik’’ ulus-devlet olmaya giden yoldaki zorunlu adımlardan biridir. Etnik temizlik bir ulus-devlet projesidir. Bu demektir ki, hiçbir ulus-devlet masum değildir; yani, en azından kuruluş aşamasında etnik temizlik araçlarına şu veya bu ölçüde başvurmuş olmayan hemen hemen hiçbir ulus-devlet yoktur.

Etnik temizliğin özü ulusu (veya milleti) ‘’kendisine yabancı’’ unsurlardan arındırmak, saflaştırmaktır. Bu saflaştırma işi de genellikle ulusun ‘’kendinden olmayan’’ etnik-kültürel gruplara mensup kişilerin sınır dışı edilmesi/sürülmesi, göçe zorlanması (tehcir) veya devletler arasında nüfus mübadelesi yapılması gibi yollarla gerçekleştirilmeye çalışılır. Hatta ‘’ulusun ülkesi’’ni kendisinden olmayan unsurlardan temizleyerek ülke nüfusunu etnik-kültürel temelde homojenleştirmek için bazen ‘’en uygun’’ yol -kitlesel öldürmeler (katliamlar) ve nüfus artışını zorla engelleme gibi- soykırım araçlarına başvurmak olabilir. 

Etnik temizlik ve soykırımı daha önceki bir yazımda ‘’milliyetçilik suçları’’ olarak nitelemiştim (Diyalog, 8 Mart 2021). Elhak öyledir. Çünkü milliyetçilik ulus-temelli bir devlet kurmak ister, devletin ulusun -ve sadece onun- olmasını ister. Başka bir deyişle, milliyetçilik siyasî birliği etnik-kültürel kimlikle tanımlar. Böylece ulus-devlette devlet ile millet özdeşleşir, yurttaş aslında soydaş demek olur.

Öte yandan, milliyetçilik ‘’ulus’’ ile aile veya kabile arasında, kabile töresi ile kültür arasında ve ‘’ulusun ülkesi’’ (’’vatan’’) ile ‘’ata toprağı’’ veya yurdu düşüncesi arasında kurduğu özdeşlik yoluyla da ulusal kimliği dışlayıcı bir şekilde kurgular. Bu da ulusun ve ‘’onun devleti’’nin ‘’biz ve ötekiler’’ karşıtlığıyla temellendirilmesi demektir: ‘’Bizden,  bizim töremiz ve kültürümüzden olmayanların bizim ata yurdumuzda (nam-ı diğer: ‘’bu vatanda’’) yeri yoktur.’’

Şimdi, temelleri İttihatçılar tarafından atılmış olan Türkiye Cumhuriyeti de baştan itibaren ‘’sivil-siyasal bir birlik’’ olarak değil de etnik-kültürel bir topluluk olarak kurulmuştur. Yani Türkiye Cumhuriyeti  ‘’yurttaşlar birliği’’nden ziyade bir ‘’soydaşlar birliği’’dir. Bu devlet Cumhuriyetin yurttaşlarının değil, Türklerin devletidir. ‘’Türk olmayanların’’ burada yeri yoktur. Bu nedenledir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin de kuruluşunda, hatta kuruluş sonrasında da ulus-devletler için tipik olan malum ârazlar yaşanmıştır. Bir ‘’ulusal kahraman’’ olarak Topal Osman’ın konumu bu bakımdan sembolik bir öneme sahiptir.  

Topal Osman 1. Dünya Savaşı esnasında başlayıp yeni Türkiye’nin kuruluş yıllarında zirveye çıkan çeteciliğini ‘’ulusal amaçlar’’a tahsis etmesiyle ün yapmış olan bir ‘’kahraman’’dır. Kahramanlığı Ermenilere yönelik katliamlardaki rolünde ve Koçgiri Kürt isyanının  (1921) bastırılmasındaki ‘’hizmetleri’’nde, ama özellikle de 1920-1923 arasında Samsun ve doğusunda meskûn Rum nüfusun temizlenmesine ilişkin ‘’ulusal görevi’’ndeki ‘’başarıları’’nda somutlaşmıştır. Bu bölgedeki Rum ahaliye yönelik katliamların baş aktörüdür Topal Osman. Karadeniz bölgesindeki Rumların tamamen temizlenmesi esas olarak onun ve bu ulusal görevdeki halefi Sakallı Nurettin Paşa’nın eseridir.

Topal Osman’ın marifetleri Müslüman olmayan azınlıklara dönük millî vazifesindeki ‘’başarıları’’yla da sınırlı kalmamış, bunlara Karadeniz bölgesindeki Müslüman ahaliye yaptığım zulüm de eklenmiştir. Topal Osman çetecilikten kalma alışkanlıklarını daha sonra Muhafız Alayı Komutanı olarak görev yaptığı dönemde de sürdürmüş ve bu arada 1923 yılında TBMM’deki 2. grubun önderlerinden biri olan ve Mustafa Kemal’e muhalefet etmesiyle maruf Trabzon mebusu A. Şükrü Bey’i öldürmüştür.

Bu noktada çeteciliğin ‘’millî hâkimiyet’’e boyun eğdirmesine izin verilmesindeki ironi vurgulanmaya değer. Aslına bakılırsa, bu İttihatçılık kalıntısı yöntemleri Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman kategorik olarak reddetmemiştir. (Diyalog, 12 Haziran 2022) 

Önceki İçerikMüteferrik
Sonraki İçerik‘’Vekâleten Demokrasi’’ ile Vekâleten Otokrasi Arasında Türkiye(*)
Mustafa Erdoğan, Ankara Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Aynı fakültede yüksek lisans ve doktorasını yaptı(1981-88). Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde akademik mesleğe intisap etti; 1991’de Do ent, 1997’de Profes r oldu. Mustafa Erdoğan idar  yargıda (1983-85), Ankara  niversitesi (1985-1990) ve Hacettepe  niversitesi’nde (1991-2010), emekliliğinden sonra da İstanbul Ticaret  niversitesi Hukuk Fakültesi’nde (2010-2016)  ğretim üyesi ve dekan olarak  alıştı. Prof. Erdoğan ayrıca 1997-98, 2003 ve 2007-2008 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki muhtelif üniversitelerde ve düşünce kuruluşlarında misafir araştırmacı olarak bulundu. Anayasa Hukuku, Liberal siyaset teorisi, Adalet ve İnsan Hakları alanlarında  ok sayıda kitap ve makale kaleme aldı.