İDEALARA GİDEN YOL

Filozof hakikati arayan kişidir nitekim yaptığı işe de felsefe denir. Bu etkinliği, sistematik bir felsefe içerisinde yapan ilk filozof olarak Platon’u işaret etmek yanlış olmayacaktır. Nitekim Platon’u kendisine kadar olan filozoflar içerisinde en özgün figür olarak nitelendirmek de abes değildir. Peki Platon’un böylesine ayrıcalıklı bir konumda değerlendirilmesine imkan veren vasıfları nelerdir? Tam bu noktada Nietzsche’ye kulak vermekte fayda var. Nietzsche, Yunanların Trajik Çağında Felsefe adlı eserinde Platon’u ve Pre-Sokratikler’i tek tip karakter ile karışık karakter olarak ayırır[1]. Bunu şöyle açabiliriz: Thales, Anaksimandros, Herakleitos, Pythagoras, Parmenides, Anaksagoras, Demokritos gibi doğa filozoflarının felsefi öğretileri içinde herhangi bir filozofun etkisini görmek güçtür. Aperion, Logos, Bir, Nous, Atom gibi kavramlar, yukarıdaki isimler tarafından öne sürülen ve birbirleriyle etkileşimleri olmayan kavramlardır. Platon ile birlikte Nietzsche’nin dediği gibi tek tip karakter filozoflar artık yerlerini karışık karakterli filozoflara bırakmaya başlamıştır. Dolayısıyla Platon’un felsefesi içinde Thales, Pythagoras, Herakleitos, Parmenides, Anaksagoras gibi isimlerin etkileri bariz bir şekilde görülür. Nietzsche’nin vurguladığı bu husus,  Platon’un başlıca bilinmesi gereken farklarından biridir. Öte yandan Platon varlığı temellendirirken yönünü bu dünyadan ziyade idealar dünyasına çevirmiş; kendisinden önceki filozoflar gibi su, aperion, hava, ateş, nous ve atom gibi materyalist kavramları tercih etmemiştir. Peki neden?

Aristoteles’in Metafizik’te bizlere söylediği kadarıyla Platon, İdealar Kuramını ortaya atmadan önce dönemin Herakleitosçularından Kratylos’un öğrencisiydi.[2] Dolayısıyla Platon, hayatının bir bölümünü Herakleitosçu okulda geçirmiş ve bir müddet Herakleitosçu oluş kuramını kabul etmişti. Bu noktada Platon’un felsefeye adım attığı dönem olan Herakleitos dönemi ile Sokrates ve Parmenides sonrası dönemi arasındaki çelişkiye değinmemiz gerekir. Çünkü oluş ile birin bir arada olması tezatlık gösterir. Platon neden Herakleitos’un öğretilerinin peşini bırakıp İdealar Kuramını yarattı? Bu sorunun cevabını Platon’un iki filozof ile tanışmasına bağlayarak verebiliriz. O’nu idealar ekseninde düşünmeye teşvik eden iki filozofun, yani Sokrates ve Parmenides’in etkilerinden bahsedelim.

İdealara giden yoldaki ilk durağımız Sokratik Diyaloglar ve Parmenidesçi Varlık olacaktır. Euthyphron, Lakhes, Kharmides, Lysis, İon ve Büyük Hippias gibi Platon’un gençlik dönemi diyaloglarının en önemli ortak özelliği ise Sokrates’in ahlaki tümel arayışı içinde olduğunu göstermeleridir. Örneğin, Lakhes Diyaloğu cesareti konu edinir ve cesaret kavramının niteliğini, yani özünü sorgular. Diyalogda Lakhes’in argümanlarını sorgulayan kişi ise Sokrates’tir. Sokrates, Lakhes’in ve diyaloğun az konuşan isimlerinden biri olan Nikias’ın cesaret özelinde yaptıkları tanımlara kuşkuyla yaklaşır. Sokrates, cesaret kavramını savaş alanında gösterilen başarılarla ya da korkusuzlukla sınırlamayıp ve evrensel, genel geçer ve erdemle ilişkili bir cesaretin peşine düşer. Dönemin Atina’sında kahramanlara ve kahramanlık müessesine verilen paye düşünüldüğünde, Sokrates’in cesareti erdemle ilişkilendiren tarifi gerçekten özel bir yerde konumlanır. İşte ahlaki tümelden kastedilen Sokrates’in bu diyaloglardaki tek bir erdem arayışıdır. O, Lakhes diyaloğunda yaptığı gibi cesaret kavramını tikelliklerden arındırıp tümel bir ahlaki erdemle irtibatlandırmıştır. Aynı irtibatlandırma eylemi, Euthyphron Diyaloğu’nda din üzerinden yapılmıştır. Bu tümel arayışı ve tümellerin varlıklarının kabulüne Parmenidesçi varlık kuramını da eklersek varlık hakikatin mevcudiyeti anlamına gelmektedir. Nitekim Platon’da da hakikat kavramı, kendinde şey yahut ideal şey yani ideadır. Haliyle bu tümellerin ve Parmenidesçi varlığın varlığının kabulü Platon’un Herakleitos’u dolayısıyla Protagoras’ı (İnsan her şeyin ölçüsüdür) terk edip, bunun tam zıttı bir anlayışa yöneldiğini göstermektedir. Çünkü Herakleitosçu her şey akar, yani oluş kuramı şayet doğruysa bu, hakikatin reddi demektir. Ayrıca bu görüş mutlakıyetin de antitezidir. Ancak Platon’a göre, hakikat diye bir şey var ise bunun iki anlamı vardır: Herakleitos’un oluşu yoktur ama idea vardır; mutlak da olmalıdır.

Herakleitosçu oluş ve Protagorasçı insan her şeyin ölçüsüdür öğretilerinin epistemolojik açmazlara yol açacağı aşikârdır. Zira bu iki felsefe demin de söylediğimiz gibi mutlakıyeti ortadan kaldırır. Hakikati olmayan bir yaşam, Platon’a göre yaşanmaya değmez. Buraya kadar Platon’u idealara götüren Sokratesçi tümeller ve Parmenidesçi varlık kuramlarına değinmiş olduk. Bu iki kuramın evrenselliklerinin kabulü şüphesiz İdealar Kuramı’nın temel yapı taşıdır.

Platon’un matematik aşığı bir filozof olduğunu bilmeyen yoktur. Aristoteles ne kadar biyologsa, biyolog Platon da o kadar matematikçidir. İşte Platon için İdealar Kuramı’na giden yoldaki bir diğer durak ise tümdengelimci matematiktir. Platon hayatı boyunca matematikten kopamadığı hatta ideaların son şeklini de matematiğe iyice yakınlaşarak tasarladığı Aristoteles tarafından Metafizik Birinci Kitap’ta söylenmektedir. Matematik, Aristoteles’in deyimiyle oluş ve bozuluşa tabi olmadığı, hatta soyut tahayyülden ibaret olduğu için Platon’un ilgisini çekmiş olabilir. Bir matematikçinin tahtaya çizdiği üçgeni düşünelim. Bu üçgen gerçek, hakiki üçgen midir yoksa bir yanılsama mıdır? Şüphesiz bir yanılsamadır. Öyleyse matematikçi tahtaya bu üçgeni nasıl çizmiştir? Neyi model almış veya neyi tahayyül etmiştir? Matematikçi nitelik ve nicelik içeren bir üçgeni nasıl meydana getirmiştir?[3] Platon bu sorulara kendinde üçgeni, ideal üçgeni veya üçgen ideasını tahayyül ederek cevabını verecektir. Yani matematikçi zihninde var olan, hakiki olan bir şeyi canlandırarak onun yansısını tahtaya çizmiştir. Diğer bir ifadeyle, üçgen ideasını taklit (mimesis) eden matematikçi tahtaya bir üçgen çizmiştir. Platon duyulur dünyadaki bu şeylere taklit etme (mimesis) adını verecektir. Taklit aynı zamanda idealar ve duyulur dünya arasındaki farkı da ifade etmektedir.

Buraya kadar olan bölümde Platon’u İdealar Kuramı’na götüren üç faktörden de bahsetmiş olduk: Ahlaki Tümeller, Parmenidesçi Varlık ve Tümdengelimci Matematik.

İdealar Kuramı esasen Platon’un epistemolojisinin ana fikrini oluşturur. Taklit ve fenomen gibi genel adıyla doksa, yani yansıma olan bilgi türleri duyulur dünyaya aittir ve filozofların uğraşacağı bilgi türlerinden değillerdir. Filozof hakikati arayan kişidir nitekim yaptığı işe de felsefe denir derken bahsettiğimiz şey saf akılsal bilgi noesis yani epistemedir. Dolayısıyla buradan filozofun işini yapması için idealara ihtiyacı olduğu sonucu çıkar. Platon’a göre, eğer Herakleitosçu oluş ve Protagorasçı insan her şeyin ölçüsüdür kuramları doğru olsaydı, o zaman filozofun fenomenler dünyasının bilgisine (Pistis) ve taklidin, yanılsamaların bilgisine (Eikasia) sahip olması yeterli olurdu.

 

                                               KAYNAKÇA

 

Aristoteles, Metafizik, çev. Y. Gurur Sev, Pinhan Yayıncılık, İstanbul, 2018.

Arslan, Ahmet, İlk Çağ Felsefe Tarihi 2 Sofistlerden Platon’a, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2018.

Nietzsche, Friedrich, Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe, çev. G. Aytaç, Say Yayıncılık, İstanbul, 2015.

Platon, Devlet, çev. S. Eyüboğlu, M.A Cimcoz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2018.

 

                         

 

 


[1] Friedrich Nietzsche, Yunanların Trajik Çağında Felsefe 5.Baskı Say Yayınları, 2015, s.52.  (çev. Gürsel Aytaç)

[2] Aristoteles, Metafizik [987a29] 4. Baskı Pinhan Yayıncılık, 2018 (çev. Y. Gurur Sev)

[3] Ahmet Arslan, İlk Çağ Felsefe Tarihi Sofistlerden Platon’a (s.264)

Önceki İçerikBir Zamanlar Hollywood’da Ya Da Yeni Bir Tarih Arayışı (film Incelemesi)
Sonraki İçerikCovid-19 Salgını, Küresel Gıda Sistemini Dönüştürmemiz Gerektiğini Gösteriyor (çeviri)