Egemenlik bir siyasî toplumdaki en üstün otoritenin nihaî kaynağına işaret eder. Tarihsel olarak egemenlik mutlak kralların kendilerine rakip olan sosyal ve siyasî güçlere –başta kiliseye ve feodal aristokrasiye- karşı kendi konumlarını güçlendirme arayışı içinde ortaya çıkmıştır. Bu arayışın sonucu da, egemen olan bir hükümdarın (kralın) tepesinde yer aldığı, hiyerarşik olarak örgütlenmiş tek ve bölünmez bir siyasî yapı olmuştur. .

Kral ister modernliğin başlarında olduğu gibi devletle özdeş sayılsın, isterse ondan (kavramsal olarak) ayrışmış olsun, demokrasinin yükselişine kadar Kralın egemenliği fiilen devletin de egemenliği anlamına gelmiştir. On dokuzuncu yüzyıldan itibaren, söylem düzeyinde, demokratikleşme egemenliğin halka veya millete geçmesinin, liberal anayasacılık ise mutlak egemenliğin yerini sınırlı egemenliğe bırakmasının yolunu açmıştır.

‘’Söylem düzeyinde’’ kaydını hiç aklınızdan çıkarmayın; sadece bu yazı boyunca değil, ‘’millî egemenlik ve demokrasi’’yle ilgili başka yazılar okurken de…

Ne yazık ki, demokrasiyle aşağı yukarı eş-zamanlı olarak yükselen milliyetçilik ‘’millet’’i yaşayan, kanlı-canlı bireylerden oluşan, gözlenebilir bir varlık olarak değil de, kendisini oluşturan unsurlardan bağımsız, soyut ve sürekli bir kimlik veya kişilik olarak tanımlamak suretiyle birinci gelişmeyi ifsat etmiştir. Çünkü, egemenlik millete ait olunca, somut karşılığı olmayan bu belirsiz özne kendisine ait olan egemenliği fiilen kullanamayacağına göre, demokrasi ancak milletin iradesini onun adına açıklayıp uygulayabilecek olan temsilcileri aracılığıyla gerçekleşebilirdi.

Aslına bakılırsa, bu anlayış çerçevesinde, ‘’millet’’ adına egemenliği temsilcilerden oluşan bir meclis yerine tek bir kişi de kullanabilirdi. Ayrıca, bu kişinin demokratik olarak belirlenmesi de kavramsal bir zorunluluk değildi: Egemenlik soyut ve tarih-üstü bir kategori olarak ‘’millet’’e ait olsa da, onu millet adına fiilen kullanacak olan, pekâlâ, milletin iradesinin belli bir tarihsel andaki somut tezahürü olan bir şef te olabilirdi. Başka bir deyişle, Milletin ve/veya Meclisin iradesinin kendi şahsında somutlaştığını düşünen bir kişinin ‘’demokratik’’ diktatörlüğü de meşru olabilirdi.

Bu soyut millet tasavvuru bir yandan egemenliğin millete ait sayılmasının halklar için bir kazanç olmasına imkân vermemiş; yani, ‘’millî egemenlik’’ devlet egemenliğinin bir kamuflajı olmaya ve egemenlik gerçekte ‘’devlet’’te ve onun memurlarında kalmaya devam etmiştir. Yani, bu yeni kavramsal ve kurumsal dünyada gerçekte ‘’egemen’’ olan veya kendi-kendini belirleyen özne bireysel yurttaşlar değil, onların kendisine izafe edildikleri hayalî bir varlık olan millet veya ulustur.

Öte yandan, milliyetçilikle demokrasinin neredeyse özdeş güçler oldukları illüzyonu en azından Batı-dışı dünyada yerleşik hale gelmiştir. Bunun pratik sonucu da ‘’millî egemenlik’’ten ‘’milli irade’’ye, oradan ‘’çoğunluk iradesi’’ne uzanan kavramsal bir el çabukluğu marifetiyle, milliyetçiliğin demokrasi düşüncesini de bulandırması ve millî egemenliğin fiilen yurttaşları baskı altında tutmanın aracına dönüşmesi olmuştur.

Bugün ülkemizde egemenliğin dışa dönük yönü, yani ulusal bağımsızlık özellikle öne çıkarılmaktadır. Çünkü Türkiye’de devlet milliyetçiliğinin kavrayışına göre, ulusal bağımsızlık uluslararası hukuk ve nezaket ilkeleri çerçevesinde başka toplumlar ve uluslarla karşılıklı yarara dayanan eşit ve medenî ilişkiler kurmanın bir referansı değil de; büyük ölçüde, dünyadan tecerrüt etmiş, kendi içine kapalı bir toplum ideali veya medeniyetten uzaklaşma reçetesidir.

İç egemenlik bakımından da durum farklı değildir. Aynı düşünce bağlamında, iç egemenlik Türk devletinin -ister başka devletler, isterse uluslararası kurumlar veya sivil örgütler şeklinde olsun- başkalarının müdahalesi olmadan kendi yurttaşlarını tam bir serbestlikle tedip, terbiye ve disipline etme konusundaki tartışılmaz yetkisi anlamına gelmektedir. İç egemenliğin garantisi de devletin cebir gücü tekeline sahip olması ve devlete itaatin kendileri için mutlak bir yükümlülük olduğu düşüncesinin yurttaşlarca içselleştirilmiş olmasıdır.

Son olarak, Türkiye’de millî egemenlik düşüncesinin 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin kurulmasıyla başladığı inancının yanlışlığına işaret etmek isterim. Çünkü egemenliğin padişaha değil de millete ait olduğu anlamında ‘’millî hâkimiyet’’ ve ‘’millî irade’’ 2. Meşrutiyet döneminde de benimsenen bir düşünceydi ve Meclis özellikle 1908-1913 tarihleri arasında bir meşruluk referansı haline gelmişti. İkinci Meşrutiyet Türkiye’de iktidarın halkın katılımı olmadan gerçekleşemeyeceği ve seçilmiş bir meclise dayanmayan bir iktidarın söz konusu olamayacağı düşüncesini kalıcı olarak yerleştirmişti.

Kısaca demek istiyorum ki, ‘’egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’’ mottosunun olur olmaz tekrarlanmasına bakıp ta gerçek egemenliğin biz yurttaşlarda olduğunu sanmayın: Türkiye’de egemenlik halâ devlettedir.

Ayrıca, resmî nutuklar sizi yanıltmasın: ‘’Millî egemenlik’’ zorunlu olarak demokrasi demek değildir, liberal demokrasi hiç değildir. (Diyalog, 24 Nisan 2022)

Önceki İçerikEkonomik Özgürlük ve Liberal Adalet
Sonraki İçerikKavala’nın Mahkumiyeti Türkiye’de Hukukun Ölüm İlanıdır
Mustafa Erdoğan, Ankara Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Aynı fakültede yüksek lisans ve doktorasını yaptı(1981-88). Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde akademik mesleğe intisap etti; 1991’de Do ent, 1997’de Profes r oldu. Mustafa Erdoğan idar  yargıda (1983-85), Ankara  niversitesi (1985-1990) ve Hacettepe  niversitesi’nde (1991-2010), emekliliğinden sonra da İstanbul Ticaret  niversitesi Hukuk Fakültesi’nde (2010-2016)  ğretim üyesi ve dekan olarak  alıştı. Prof. Erdoğan ayrıca 1997-98, 2003 ve 2007-2008 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki muhtelif üniversitelerde ve düşünce kuruluşlarında misafir araştırmacı olarak bulundu. Anayasa Hukuku, Liberal siyaset teorisi, Adalet ve İnsan Hakları alanlarında  ok sayıda kitap ve makale kaleme aldı.