ÖZGÜRLÜĞÜN FELSEFİ TEMELLERİ DOĞAL HAK KAVRAMI

   “İnsanın doğal hürriyeti, yeryüzündeki üstün bir iktidardan özgür olmak ve insanın iradesi ya da yasama otoritesi altında olmamak, kendi yönetimi için ise sadece doğa yasasına sahip olmaktır.”

ÖZGÜRLÜĞÜN FELSEFİ TEMELLERİ DOĞAL HAK KAVRAMI

             “İnsanın doğal hürriyeti, yeryüzündeki üstün bir iktidardan özgür olmak ve insanın iradesi ya da yasama otoritesi altında olmamak, kendi yönetimi için ise sadece doğa yasasına sahip olmaktır.”[1]

Doğal Hak/Hukuk Nedir?  

Doğal hak, insan haklarının, özgürlüğün en temel argümanlarından biri olup onların köklerini oluşturan ve aksiyomatik iddia vasfı taşıyan bir kavramdır. İnsanoğlu, ilk kez özgürlük denen şeyi savunduğu an, kaçınılmaz bir şekilde doğal hak kavramından yararlanmıştır. Herhangi bir özgürlük ilkesi temellendirilirken başvurulacak yegâne kaynak doğal hakkın neliğidir. O halde, özgürlük kavramının doğal hak kavramına atıf yapmasından hareketle doğal hakkın değerli bir şey olduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. ”Doğal hakkın savunduğu hak” hukuki veya siyasi herhangi bir iradenin, otoritenin bahşettiği haktan epey uzaktır.  Doğal hak kavramının ne olduğunu yorumlamadan önce doğalın ne anlama geldiğini de belirtmekte fayda var. Doğal hak tabirinin içindeki doğal bizzat insan doğasına referansla vurgulanan bir ifadedir. Doğal hak geleneğinin felsefi çerçevesinin ilk ve temel nosyonu da doğadır. Bu nosyonun, en karakteristik özelliği genel olarak doğaya, spesifik olarak ise insan doğasına dayanmasıdır. Doğa, evrensel ve mutlak ilkelere giden yolda sağlam ve itiraz edilemez bir kaynak olarak hizmet etmiştir.[2] Örneğin, yaşamak insan doğasının bir parçasıdır. Düşünmek, eğlenmek, beslenmek ve barınmak yine insan doğasının olmazsa olmaz parçalarıdır. Dolayısıyla hak dediğimiz şeyin bu haklar olduğu apaçıktır. Bu hakları insana ne iktidar [lar] ne de yasa [lar] verebilir. Bunlar kendi başına, doğası gereği öyle olan/olması gereken haklardır. Benim yaşamımı, düşünmemi veya çocuk sahibi olmamı engelleyecek hiçbir güç yoktur. Çünkü doğal hakkın üzerinde hiçbir yetke yoktur. Şayet var ise o zaman özgürlükten bahsetmek mümkün değildir.

“Michael Zuckert’e göre de doğal haklar doktrini siyasi ve sosyal ilişkileri algılamada doğal hukukta olmayan bireyci bir yol geliştirmiştir. Zuckert, iki teori arasında tamamen bir zıtlık olmasa bile, bu noktada bir gerilim olduğunu saptamaktadır. Zuckert’e göre, doğal hukuk ödeve dönük bir eğilime sahipken; doğal haklar doktrini özgürlüklere dönük bir eğilime sahiptir.”[3]

Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan hareketle, doğal hakkın devredilemez, vazgeçilemez ve dokunulamaz haklar dizisi olduğunu vurguladığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. O halde doğal hak denen şey insan haklarının evrensel bir boyut kazanmasındaki en önemli araçtır. Buradan şu sonuca varabiliriz eğer bir yetke, doğal hakkı reddederse birey haklarını, kadın haklarını ve eşcinsel haklarını da (insan hakları) reddetmiş olur. Öyleyse doğal hakkın insan haklarını evrensel bir boyuta taşımadaki ve insan haklarını meşrulaştırmadaki en etkili yol olduğu söylemek yanlış olmayacaktır. Öyle ki, bir siyasi yönetim nasıl yönetilmeli sorusu doğal hakkı düşünmeksizin sorulamaz. Zira devlet, bireyin doğal hakkını korumakla yükümlü bir aygıttır. Dolayısıyla nasıl yönetmeli sorunsalı da doğal haktan bağımsız düşünülemez.

Objektif Doğal Hak ve Sübjektif Doğal Hak Ayrımı

Objektif ve sübjektif veya klasik ve modern doğal hak kavramlarını tanımlamamız için öncelikle objektif doğal hakkın ne olduğunu açıklamamızda fayda var. Nitekim sübjektif doğal hak, pozisyonunu objektif doğal hakkın aleyhine argümanlar geliştirerek temellendirecektir. Doğal hak kavramı üzerinden objektif ve sübjektif haklar ayrımını ilk yapan kişi Michel Villey’dir. Villey, özellikle Roma’nın hukuki tarihi zemininden hareketle modern ve klasik yani objektif ve sübjektif doğal hak kavramlarını karşılaştırma teşebbüsünde bulunur. Villey için objektif yani klasik doğal hak, bir adalet, hak/hukuk ideası olup evrensel bir yasa tasarımı içerdiği için bireylerin çıkarlarını savunmaktan uzaktır. Bunun karşı kutbunda ise sübjektif yani modern doğal hak, evrensel bir idea olmaktan öte bireyin kendi çıkarları üzerine şekillenen tamamen birey öncelikli hak/hukuk kavramı anlamına gelmektedir. Villey, sübjektif doğal haklar kavramının ilk formülasyonu Orta Çağ sonlarında nominalist felsefede bulmaktadır. Villey, 14. yüzyılın Franciscan filozofu Ockhamlı William’ı sübjektif doğal hakların ilk kurucusu olarak kabul eder. Ona göre, William semantik bir devrim yapmıştır. Hak/yasa ve yetke/iktidar kavramlarını birleştirmiştir. Cennet Uslu bu konuyu şöyle özetler:

“Villey’e göre, Ockhamlı William’ın hak anlayışında objektif doğal hak veya doğal hukuka hiç yer yoktur. William, haklar sistemini bireyin kendi keyfine göre kullanılacak yetkileri etrafında oluşturmuştur. Böylece, objektif hakkın boşalttığı alan, sübjektif birey haklarıyla doldurulmuş olmaktadır. Villey’e göre, Ockhamlı William hukuki düzenin tamamının Tanrı’nın iradesinden türediğini ve Tanrı’nın insanlara mülkiyet elde etme ve yöneticilerini seçme hakkı verdiğini düşünüyordu. İnsanlara Tanrı’nın verdiği bu yetki sübjektif hakkın kaynağı olarak görülmektedir.”[4]

Dolayısıyla çalışmanın başlığıyla uyumlu bir şekilde üzerinde sık sık durduğumuz insan hakları dediğimiz şey rotasını epistemolojik olarak sübjektif, metodolojik olarak bireyci bir kavram olan modern doğal hakka doğru çevirecektir.

Modern Doğal Hukuk ve Hukuki Problemler

Modern doğal hukukun temellerinin ilk olarak hangi filozof tarafından atıldığını söylemek kolay değildir. Nitekim modern doğal hukukun kurucusunun Thomas Hobbes veya Hugo Grotius olduğunu söyleyen isimlere rastlamamız mümkündür. Ancak bu belirsizliği bir kenara bırakıp Grotius’un düşüncelerine bakarsak doyurucu fikirlerle karşılaşabiliriz. Grotius, doğal hukuku insanın aklını kullanarak keşfedebileceği kurallar bütünü olarak tanımlar ki, bu tanımda radikal bir yön yoktur. Uslu’nun ifadesiyle, “Groutius’un yapmaya çalıştığı şey doğal hukukun geçerliliğinin Tanrı’nın varlığından bağımsız kılmaktır. İlk kaynak olarak Tanrı’ya gidilmediğinde, akıl tek başına onun yerini almıştır. “Tanrı yoksa bile doğal hukuk kendi geçerliliğini korumayı sürdürür.”[5] Orta Çağ geleneğinin atfettiği teolojik bir doğal hak kavramına aleyhte bir argüman geliştirdiği için Grotius’un görüşlerini kurucu bir model olarak düşünmemizde herhangi bir problem yoktur.

Doğal hak ve hukuk kavramlarına Antik Yunan’dan günümüze kadar farklı anlamların atfedildiğini görebiliriz. Doğal hukukun, Antik Yunan’da ve özellikle Roma İmparatorluğu’nda yasaları meşrulaştırma, evrenselleştirme ve bireyi yasalara tabii kılma çabası, Platoncu yasa anlayışının bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Kriton Diyaloğu’nda Platon, yasalara itaatin kutsallığı, gerekliliği ve doğallığından bahseder. Doğal hukuk, Orta Çağ’da ise daha teolojik ve teleolojik bizatihi ahlaki ödev biçimindedir. Orta Çağ’daki bu teolojik ve teleolojik görüşler yerini modern doğal hukukla birlikte teolojik ve teleolojik olmayan daha seküler düşüncelere bırakacaktır. Dolayısıyla modern doğal hukuk kavramının doğuşu, Orta Çağ’daki egemen düşüncenin yıkılmasıyla başlamıştır. Modern dönemin genel özellikleri ne imparatorluğun yasalarının dokunulmazlığı ne de Hristiyan ahlakının buyruklarıdır. Modern doğal hukuk/hak temelini rasyonalist ve bireyci nosyonlarla atacaktır. Denilebilir ki doğal hukuk kavramının kralın devletinde ve Kilise’nin otoritesinde başlayan serüveni, modern dönemle birlikte birey ve rasyonalizmde sabitlenmiştir.

Modern doğal hukuk veya sübjektif doğal hak, bireycilik ve bireyin çıkarı söz konusu olduğunda teşekkül edecek olan hak/hukuk kavramdır. Klasik doğal hukuka nispeten daha özgürlükçüdür ancak daha az tutarlıdır ve temellendirmesi yavandır. Çünkü klasik doğal hukuk’taki gibi yükümlülük yerine birey önceliğine atıf yapan bir kavram olduğu için kendi içinde hukuku anlamlandırma zorlukları yaşayacaktır. Dolayısıyla modern hukuk’a en çok eleştiri bu noktadan gelecektir.

Kişilerin rızalarını bazı konularda geçerli görmezken bazı konularda geçerli kabul etmek mantıken ve felsefi olarak tutarsızdır. Bu konuların neler olacağının belirlenmesi keyfi olmak durumundadır. “Eğer kişilerin kendileri üzerindeki mülkiyetlerini, egemenliklerini sınırlamak (gönüllü kölelik konusunda olduğu gibi) meşru veya ahlaki ise her konuda sınırlandırmak da meşru veya ahlakidir. Örneğin, homoseksüellik, evlilik dışı ilişkiler, porno, uyuşturucu, içki veya sigara kullanımından başlamak üzere ebeveynlerin çocuklarını yetiştirme tarzları, insanların hangi dine inanacakları veya inanmayacakları, nasıl ibadet edecekleri ve mülklerini nasıl kullanacakları da dâhil neredeyse her konuda yasaklama veya düzenleme olacaktır. Bu durumda kişilerin kendileri üzerindeki egemenliklerinin nereye kadar veya hangi konularda sınırlandırılacağı; bir çağın, bir toplumun, bir hukuk sisteminin, bir ideolojinin, bir dinin veya bir yasama organının doğru bulduğu anlayış tarafından belirlenmeye açık demektir. Bu sonuç, insan hakları fikrinden beklediğimiz veya umduğumuz özgürlükçü bir toplum anlayışından çok uzaktır. Pek çok hak teorisyeni bireylerin gayriahlaki davranma veya yanlış şeyler yapma hakkının bulunduğunu savunur.”[6] Dolayısıyla modern doğal hukuk’un bireye tam teşekküllü bir “özgürlük” vaat etmesinde rıza problemleri ortaya çıkmaktadır. Öte yandan ötenazi hakkının tanınmaması birey ve hukuk arasındaki gerilimin modern hukuk perspektifinden irdelenmesini gerektirmektedir. A kişisi, B kişisi tarafından öldürülmek istiyorsa ve B kişisi, A kişisinin isteğini yerine getirip onu öldürüyorsa modern doğal hukuk B kişisi suçsuzdur diyecektir. Ancak B kişisi suçlu konumuna düşerse burada özgürlüğün kısıtlamasına tanıklık ederiz. O halde kendimizi, kısıtlanmış bir özgürlük ne kadar özgürlüktür? sorunsalıyla yüzleşmekten alıkoyamayız. Modern doğal hukuk’un temellendirmesinde çatışmalar tezahür etse de özgürlükten ve bireycilikten dem vurması klasik doğal hukuka nispeten kulağa daha hoş gelmektedir ve daha işlevseldir.

Klasik Liberalizm ve John Locke  

“John Locke (1632-1704) ve Thomas Jefferson (1743-1826) gibi Amerika’nın kurucu babalarına kadar çoğu klasik liberal arasındaki güçlü temalardan biri bireylerin mutlak doğal haklara sahip olduğu iddiasıdır. Klasik liberaller, bu, hakları insan olmanın doğal parçası olarak görür ve vazgeçilmez kabul ederler. Bu haklar yasalar ve devletlerden çok daha önce vardır. Klasik liberaller, doğal haklarımızın, yasadan gelenekten, dinden, inançtan, kültürden ya da devletten gelmediğini, ancak insan olmanın doğal sonucu olarak var olduğunu söylerler. Bu haklar evrensel ve vazgeçilmezdir; bu haklar insan olmanın esas parçası olduğu için satılamaz, devredilemez ya da reddedilemezdir.”[7] Thomas Jefferson, John Adams ve Benjamin Franklin gibi Amerika’nın kurucu babalarının 1776 yılında kaleme aldığı Bağımsızlık Bildirgesi temel olarak doğal hakkı bizatihi Locke’un doğal hak kavramını referans alır. “Tüm insanların eşit yaratıldığını, Yaradanları tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiğini ve bu hakların Yaşam, Özgürlük ve Mutluluğa erişme haklarının bulunduğu gerçeklerinin apaçık ortada olduğunu kabul ediyoruz.” Bağımsızlık Bildirgesi’nin ana fikrini oluşturan bu satırlar Locke’un Yönetim Üzerine İkinci İnceleme adlı eserinden alınmıştır. Locke'un doğal hak kavramını temellendirirken yaptığı ilk şey Birinci İnceleme’de ve İkinci İnceleme’nin başında Sir Robert Filmer’ın tezlerinin aleyhinde argümanlar üretmek olmuştur. Filmer, monarşinin iktidarının Tanrı vergisi olduğunu ve halkın rızasıyla hiçbir ilgisinin bulunmadığını, kralların ilahi hakları olarak bilinen bir görüşü savunuyordu.[8] Locke, kitabının hemen başında Filmer argümanı ile ilgili olarak şöyle der: “İlk olarak, Âdem, iddia edildiği gibi doğal Babalık Hakkı ya da Tanrı tarafından kendisine verilmiş pozitif bir Yetkilendirmeyle çocukları üzerinde sözü edilen türde bir otoriteye ya da Dünya üzerinde Hükümranlığa sahip olmamıştır.[9] Locke’un bu sözüne yer vermemizin sebebi, O’nun doğal hak düşüncelerinin oluşmasında Filmer’ın iktidarın kaynağını bireylerin rızasına değil, ilahi bir silsileye dayandıran fikirlerinin etkileridir. Locke’a göre, yasa denilen şey keyfi değil, tanrısaldır, Tanrı vergisidir, bireyler arasında statü olmayıp herkes Tanrı’nın gözünde eşittir dolayısıyla yasa, doğaldır. Kendi tabiriyle, O’nun mülkiyetindeyizdir, O’nun işiyle ilgili olarak dünyaya gönderilmişizdir dolayısıyla O’nun kurallarına göre yaşamamız doğrudur. Locke’un O diye tabir ettiği Tanrı kavramını yaratıcı bir ilahtan ziyade doğal hak olarak düşünmek abes kaçmayacaktır. Tıpkı Strauss’un doğal hakkı bir hak öğretisinde ziyade idea olarak nitelendirmesi gibi. Böylelikle Locke, hak kavramına aksiyomatik bir boyut kazandırıp idealaştırmasıyla doğal hakkın meşrulaştırmasının önündeki engelleri kaldırmıştır. Locke’un fikirleri liberal geleneği büyük ölçüde yönlendirmiştir. Liberal teori, -başta doğal hakların aksiyomatik niteliği ve bu çerçevede devlet faaliyetinin sınırları ile mülkiyet hakkının temeli olan öz-sahiplik fikri olmak üzere- birçok güncel sorunu Locke’un düşüncelerinin ışığında tartışmaktadır. Liberal bir toplumun kültürel çeşitlilik olgusuna nasıl cevap vermesi gerektiği konusunda da günümüz liberalizmi Locke’tan ilham almaya devam etmektedir.[10]

Fikrin Kökeni: Strauss’un Yorumu

            “Doğal hakkın keşfedilmesi gerekliydi ama siyasi yaşam bu keşiften çok önce vardı. Bunun anlamı sadece, tüm biçimleri içinde siyasi yaşamın zorunlulukla kaçınılmaz bir problem olarak doğal hakka yöneldiğidir. Bu problemin bilincine varılması siyaset biliminden daha eski değildir, onun çağdaşıdır. Bundan ötürü doğal hak fikrini bilmeyen bir siyasi yaşam zorunlu olarak siyaset biliminin imkânının bilincinde değildir.”[11]

Strauss yukarıdaki cümleleriyle doğal hakkın felsefi ve siyasi anlamda ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır. Strauss, eğer siyasi yaşamdan, siyaset biliminden bahsedilecekse doğal hakkın görmezden gelinemeyeceğini belirtir. Doğal hakkın doğuşunu yetkeye isyan olarak yorumlayan Strauss doğal hak ile felsefeyi de yakın anlamda kullanmaktadır. Platon’un mağara alegorisinden yola çıkar ve mağarayı yetkeye boyun eğmek olarak yorumlarken; zincirlerini kıran kişiye de doğal hakkı keşfeden insan olma özelliğini atfeder. Çünkü Strauss’a göre doğal hak bir hak olmaktan öte bir ideadır. İnsanoğlu otoriteye boyun eğmediği an yetke hegemonyasını devirmiştir, bu da doğal hakkın keşfidir. Nitekim birçok özgürlük bildirgeleri otoriteye başkaldırı sonrası kaleme alınmıştır. Başkaldırının altında ise şüphe yatmaktadır tıpkı mağarada olduğu gibi. Öyleyse doğal hakkın kökeninde yetkeye isyan ve şüphe yatar.

Strauss’un deyişiyle “İlk şeyler ve doğru yol, eğer olduğu haliyle yetke tartışma götürür değilse de ya da en azından kim olursa olsun herhangi birinin sözüne güvenildiği sürece sorgulanabilir hale gelmez ya da araştırma konusu olmaz ya da felsefe ortaya çıkamaz. Doğal hak fikrinin doğuşu öyleyse yetkeden şüphe etmektir.”[12] İşte doğal hak kavramının ortaya çıkması bu otoriteye karşı insanın felsefi bir isyan teşebbüsüyle mümkündür. Strauss doğal hakkın doğuşunu deyim yerindeyse kölelikten insanlığa veya mitostan logosa giden bir süreç olarak yorumlar.

Sonuç

Doğal haklar “özgürlüğü her şeyin üzerine yükseltmektedir. Herhangi bir haktan bahsedilmek için öncelikle özgürlüğün var olması gerekir; çünkü özgürlüğün olmadığı yerde bir hakka sahip olmak ve bunu kullanmak da mümkün değildir. Özgürlük, haklarımızı kullanmamızı mümkün kılan öncelikli ve esas şarttır. Haklara saygı duyulması durumudur.[13] Klasik liberaller doğal hak kavramını meşrulaştırmayı Bağımsızlık Bildirgesi ve Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi ise başarmışlardır. Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi’nin en temel maddelerinde insan haklarına saygı yükümlülüğü, yaşam hakkı, işkence yasağı, kölelik ve zorla çalıştırma yasağı, özgürlük ve güvenlik hakkı, adil yargılanma hakkı, özel ve aile hayatına saygı hakkı, ifade özgürlüğü, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, evlenme hakkı, ayrımcılık yasağı gibi doğal haklar mevcuttur. Özgürlük hattı zatında kısıtlamanın ve zorbalığın olmadığı doğanın bahşettiği haktır.

          

KAYNAKÇA

Butler, Eamonn, Klasik Liberalizm Bir El Kitabı 1. Baskı, Liberte Yayınları (Çev. Arda Akçiçek)

Locke, John, Yönetim Üzerine Birinci İnceleme, Kırlangıç Yayınevi, (Çev.Doç. Dr. Fahri Bakırcı)

Locke, John, Yönetim Üzerine İkinci İnceleme,  4.Baskı, Eksi Kitaplar (Çev. Doç. Dr. Fahri Bakırcı)

Strauss, Leo, Doğal Hak ve Tarih, 1.Baskı, Say Yayınları, 2011 (çev. Murat Erşen-Petek Onur)

Uslu, Cennet, Doğal Hukuk ve Doğal Haklar İnsan Haklarının Felsefi Temelleri, 2 Baskı, Liberte Yayınları, 2011

Uslu, Cennet, Liberalizm El Kitabı, 1.Baskı, Kadim Yayınları, 2013

Warburton, Nigel, Klasiklerle Felsefe, 4. Baskı, Alfa Yayınları (çev.Ahmet Fethi Yıldırım)

 


[1] John Locke, Yönetim Üzerinde İkinci İnceleme, 4.Baskı, Eksi Kitaplar, 2018, s.35 (çev. Doç. Dr. Fahri Bakırcı)

[2] Cennet Uslu, Doğal Hukuk ve Doğal Haklar İnsan Haklarının Felsefi Temelleri, 2.Baskı, Liberte Yayınları, 2011 s. 44

[3] Cennet Uslu, Doğal Hukuk ve Doğal Haklar İnsan Haklarının Felsefi Temelleri, 2.Baskı, Liberte Yayınları, 2011 s. 72.

[4] Cennet Uslu, Doğal Hukuk ve Doğal Haklar İnsan Haklarının Felsefi Temelleri, 2.Baskı, Liberte Yayınları, 2011 s.52

[5] Cenn Uslu, Doğal Hukuk ve Doğal Haklar İnsan Haklarının Felsefi Temelleri, 2.Baskı, Liberte Yayınları, 2011 s.70

[6] Cennet Uslu, Doğal Hukuk ve Doğal Haklar İnsan Haklarının Felsefi Temelleri, 2.Baskı, Liberte Yayınları, 2011 s.81

[7] Eamonn Butler, Klasik Liberalizm Bir El Kitabı, 1. Baskı, Liberte Yayınları s.47 (çev. Arda Akçiçek)

[8] John Locke, Yönetim Üzerine Birinci İnceleme, Kırlangıç Yayınevi s.8 (çev. Fahri Bakırcı)

[9] John Locke, Yönetim Üzerinde İkinci İnceleme, 4.Baskı, Eksi Kitaplar s.9 (çev. Doç. Dr. Fahri Bakırcı)

[10] Cennet Uslu, Liberalizm El Kitabı, 1.Baskı, Kadim Yayınları, 2013, s. 54.

[11] Leo Strauss, Doğal Hak ve Tarih, 1.Baskı, Say Yayınları, 2011, s.107 (çev. Murat Erşen-Petek Onur)

[12] Leo Strauss, Doğal Hak ve Tarih, 1.Baskı, Say Yayınları, 2011, s.110 (çev. Murat Erşen-Petek Onur)

[13] Eamonn Butler, Klasik Liberalizm Bir El Kitabı, 1. Baskı, s.48 Liberte Yayınları (çev. Arda Akçiçek)