Piyasa Ekonomisi: Yağmadan Üretime

Bugün hâlâ insanların ezici çoğunluğu, üreticiler ve tüketiciler olarak bizim kendi işimizi otorite azmanı memurların bizden daha iyi bildiklerine inanıyor.

Piyasa ekonomisiyle ilgili yaygın hurafeler şimdilerde yeniden modalaşmış görünüyor. Sağda-solda pek çok kişi ya “vahşi kapitalizm”den dem vuruyor, ya da “bırakınız yapsınlar”cılığın kötülüklerinden... Daha geri planda ise, iktisadın adeta “olmasa da olur” kabilinden bir fantezi olduğu sanısı yer alıyor.

Gerçekten de genellikle insanlar iktisadî etkinliğin diğer insanî etkinliklerle ilişkisiz ve insanın varoluşu bakımından ikincil değerde (hatta, değersiz) olduğunu düşünürler. Her ne kadar iktisadın “kıtlığın bilimi” olduğu biliniyorsa da, çoğu insan dünyadaki varlığımızı sürdürmemiz kendilerine bağlı olan mal ve hizmetlerin “orada” kendiliğinden hazır olduklarını ve üstelik hiç bitmeyecek bir Tanrısal hazine gibi bol miktarda var olduklarını sanır. Yazıp-çizdiklerine bakılırsa, “iktisatçı”ların bile hatırı sayılır bir kısmı böyle düşünmektedir.

Çoğu insan için, “daha yüce” –kültürel, dinî, siyasî vb.- etkinlikler var olduğu sürece, iktisadî faaliyet olmasa da olurdu, hatta olmasa belki daha iyi olurdu. Sanki, bütün bu diğerleri iktisadî faaliyet olmadan olabilirmiş gibi… Oysa, bu “iyiler” için etkinliklerde bulunmak, şüphe yok ki, ancak iktisadî faaliyetle sağlanabilecek olan uygun maddî donanıma sahip olmayı gerektirir.

Öyleyse, insanoğlunun maddî üretimini onun zihnî-fikrî üretiminden daha az değerli görmek için hiçbir neden olmadığı gibi, esasen bu ikisini birbirinden ayırmak da ne kavramsal olarak ne de teorik olarak mümkündür.

“Vahşî kapitalizm” ise, köken olarak, Batının son iki asırlık iktisadî ve sosyal tarihinin sosyalist okunmasının ürünü olan bir yaftadır. Bunun ideolojik açıdan fevkalade taraflı bir okuma tarzı olduğunu Mises, Hayek ve R. M. Hartwell ayrıntılı olarak göstermişlerdir. Yine Batıdaki ve Türkiye’deki dinî muhafazakârlarca, hatta kimi “liberaller”ce de gerçeğin kendisiymiş gibi kabul ediliyor olması, bu galat-ı meşhurun yanlışlığını ortadan kaldırmaz.

Keza, “bırakınız yapsınlar” sloganının sağcı-solcu pek çok kişiyi bunca rahatsız etmesi de bana hiç şaşırtıcı gelmiyor. Bunda “vahşî kapitalizm”in kokusunu almaları bir yana; besbelli ki, Türkiye’de çoğu kimse iktisadî çağrışımlarından önce, ima ettiği serbestiyetçi zihniyetten dolayı bundan hoşlanmıyor. Bunu, yanlış olarak, kendi ahlâk anlayışlarına, değerlerine bir saldırı olarak görüyorlar.

“Bırakınız yapsınlar” düşmanlığının başka bir nedeni de devletçi önyargıların egemenliğidir. Bakmayın siz sağcı ve solcu kollektivistlerin sıkça “neo-liberal hegemonya”nın devleti zayıflattığından yakınmalarına; gerçekte her ideoloji mensubunun aklının ve kalbinin derinliklerinde halâ “devlet” ve “otorite” sevgisi yatmaktadır. Bugün halâ insanların ezici çoğunluğu, üreticiler ve tüketiciler olarak bizim kendi işimizi otorite azmanı memurların bizden daha iyi bildiklerine inanıyor.

Hasılı, hurafelerden kurtulmak için, insanların “sivil” olana yeniden “devlet”ten daha fazla güvenmeleri gerekiyor. Esasen, genel olarak özgürleşebilmemiz “üretme”ye “yağma”dan daha fazla değer vermeye başlamamıza bağlıdır.