Önümüzdeki seçimlerde muhalefet ittifakının cumhurbaşkanı adayının kim olacağı henüz netleşmemiş olmakla beraber, son haftalarda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun adı gitgide daha fazla öne çıkıyor. Gerek Kılıçdaroğlu’nun kendi partisinden gerekse ‘’Altılı Masa’’ dan gelen işaretler de bu yönde. Aslına bakılırsa, bugünkü şartlarda Cumhurbaşkanlığı için en makul aday da sayın Kılıçdaroğlu’dur.

Ne var ki, medyada sık sık cumhurbaşkanı adaylığı bahsinde İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlarının adlarını gündemde tutan haber ve yorumlar yapılmaya da devam ediyor. Sayın Mansur Yavaş’ı bilemem ama sayın Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığını gündemde tutan esas etkenin yine kendisinin açık veya dolaylı çabaları olduğunu sanıyorum.  İmamoğlu’nun devlet mekanizması içinde de bir miktar taraftarı olduğu tahmin edilebilir.

Mansur Yavaş ise, bana öyle geliyor ki, İYİ Parti çevresindeki milliyetçilerin, hatta bir kısım MHP’linin de gönlünden geçirdiği adaydır. Mansur Yavaş’ın adının gündemde tutulması, parlamenter sisteme geçildiğinde başbakanlık hesapları yapan Meral Akşener’in de işine gelir. Yavaş’ın ismi CHP’ye veya Kılıçdaroğlu’na karşı Akşener’in elindeki bir koz işlevi görüyor gibi.

Oysa, halihazırda içinde bulunduğumuz siyasî ve hukukî gerçekler dikkate alındığında İmamoğlu’nun veya Yavaş’ın cumhurbaşkanı adaylığının uygun bir seçenek olmadığı açık görünmektedir. Özellikle sayın İmamoğlu’nun kendini fazlasıyla belli eden siyasî ihtirası ve ona bağlı oportünizmi ile, kamu yöneticiliğinde Tayyip Erdoğan’ı rol modeli almış olduğu izlenimi vermesi sanırım benim dışımda başkalarının da, bu arada önemli bir seçmen kesiminin de, dikkatini çekmiş olmalıdır.  

Adı geçen iki yerel yöneticinin cumhurbaşkanlığı için uygun birer aday olmamasının daha önemli olan diğer nedenlerine gelince: Her şeyden önce, önümüzdeki seçimde cumhurbaşkanı seçilecek olan kişi, geçici bir dönem için de olsa, 61 Anayasasının sembolik, hatta 82 Anayasasının az yetkili cumhurbaşkanlığı değil, doğrudan doğruya icrayı faaliyet etmesi -yani devlet mekanizmasını sevk ve idare etmesi ve kamu işlerini çekip çevirmesi- gereken çok yetkili ve aktif bir cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturacaktır.

Başka bir deyişle, seçilecek cumhurbaşkanı sadece sembolik anlamda değil, anayasal-hukukî yetki veya güç anlamında da Türkiye siyasetinin birinci önemli ve etkili figürü olacaktır. Bu da bu en önemli icraî-kamusal görevi üstlenecek olan şahsiyetin ittifak içinde yer alan en büyük siyasî partinin veya kendisini seçen siyasî bloğun fiilen lideri olmasını gerektirmektedir.

Kısaca, yeni cumhurbaşkanının, görevini söz konusu anayasal-hukukî konumuna uygun bir şekilde ifa edebilecek bir siyasî kimlik ve kişiliğe sahip olması gerekmektedir. Bu genel gerekliliğe ek olarak, yeni cumhurbaşkanının göreve başladıktan sonraki ilk bir-iki yılındaki esas işlevinin anayasal ve siyasî geçiş sürecini yönetmek olduğunu da hatırlamalıyız.

Oysa, zayıf bir ihtimal olmakla beraber, muhalefet İmamoğlu veya Yavaş’la cumhurbaşkanlığı seçimine girip te kazansa bile, onların bu geçiş sürecinin gerektirdiği son derece istisnaî bir liderlik ortaya koyması zayıf bir ihtimal olarak görünmektedir; farklı siyasî eğilimler, toplumsal kesimler ve dinamikleri koordine ve seferber edecek türden kararlı ve muktedir bir liderlik yani. Çünkü gerek Mansur Yavaş gerekse hatta Ekrem İmamoğlu, bütün bu süreç boyunca sadece muhalefet blokuna dahil olan diğer partilerin değil kendi partilerinin bile tümünün desteğini arkalarında tutabilecek kadar ‘’ulusal’’ liderlik tecrübeleri bulunmayan siyasetçiler, nihayetinde yerel yöneticilerdir.

Demek istediğim, seçilseler bile ulusal düzeyde siyaset ve liderlik tecrübesi bulunmayan İmamoğlu veya Yavaş için bu geçiş dönemi hiç te kolay olmazdı. Buna bir de iktidardan düşmesi halinde Tayyip Erdoğan’ın yürütmesi kuvvetle muhtemel sert ve kural tanımaz bir muhalefetin yaratacağı zorluklarla baş etme sorununu da eklemeliyiz. 

Bununla, elbette, İmamoğlu veya Yavaş’ın muhtemel bir başarısızlığının kendileri açısından ifade edeceği kaybı ve talihsizliği kast etmiyorum. Demem o ki, böyle bir durumda asıl kayba uğrayan bir kere daha statükoya yenilen Türkiye halkı olacaktır.

Kısaca, bu meselede işin doğrusu muhalefet bloğunun cumhurbaşkanı adayının Kılıçdaroğlu’nun kendisinin olmasıdır.

Öte yandan, sayın Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda, ittifakın diğer bileşenleri olan parti liderlerinin konumunun ve bu arada Cumhurbaşkanı’yla ilişkilerinin ne olacağı da önemli bir meseledir. Bu konuda da bana, geçen hafta dile getirilen bir öneri en makulü gibi gelmektedir. Buna göre, Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı seçilmesi halinde, ’’altılı masa’’yı oluşturan diğer liderlerin de cumhurbaşkanı yardımcılıklarına atanmaları gerekir.

Keşke, zamanında cumhurbaşkanı yardımcılarının da cumhurbaşkanıyla birlikte seçilmesi anayasallaştırılmış olsaydı!… Önerilen bu seçenek o zaman daha da iyi bir çözüm olurdu. (Diyalog, 18 Eylül 2022)

Önceki İçerikAnayasal Yenilenme ve Devletin Tanımı
Avatar photo
Mustafa Erdoğan lisans ve lisansüstü eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı; 1991’de Doçent, 1997’de Profesör oldu. İdarî yargıda (1983-85), Ankara Üniversitesi (1985-1990), Hacettepe Üniversitesi (1991-2010) ve İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde (2010-2016) öğretim üyesi olarak çalıştı. Çeşitli tarihlerde Prof. Erdoğan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki muhtelif üniversiteler ve düşünce kuruluşlarında misafir araştırmacı olarak bulundu. Türkiye Bilimler Akademisi’nin aslî üyesi olan Prof. Erdoğan’ın başlıca eserleri şunlardır: Hukuk ve Adalet (2. b., 2022); Liberal Perspektif (2021), Türk Anayasa Hukuku (2. b., 2019), Anayasa Hukukuna Giriş (2. b., 2019), Özgürlük, Hukuk ve Demokrasi (2018), İnsan Hakları: Teorisi ve Hukuku (5. b., 2018), Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset (9. b., 2016), Anayasal Demokrasi (12. b., 2015); Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm (2006); Anayasa ve Özgürlük (2002); Demokrasi, Laiklik, Resmî İdeoloji. (2 b., 2000)