Ülke bir süredir seçim havasına girmiş bulunuyor, ama öyle görünüyor ki, milletvekili genel seçimi ve Cumhurbaşkanlığı seçimi normal zamanında, yani 2023 yazında yapılacak. Seçim mevzuatındaki en son değişiklik geçen Nisan’da yapıldığından, istense ve TBMM’de yeterli çoğunluk sağlanabilse bile 7 Nisan 2023’ten önce erken seçime gidilemez. Çünkü malum, Anayasaya (m. 67/son fıkra) göre, söz konusu değişikliklerin uygulanabilmesi için ilgili kanunun yürürlüğe girmesinin üzerinden bir yıl geçmesi gerekiyor. 

Ne var ki, çifte seçim yaklaşırken halâ belirlilik kazanmamış olan konular var. Bunlara bir de yeni endişe konularını ekleyebiliriz. Birçok kişi, Erdoğan yönetiminin ülkeyi kasıtlı olarak bir savaş ortamına sokarak seçimleri erteleme yoluna gideceğinden korkuyor. Ancak, Anayasa her ne kadar ‘’savaş’’ nedeniyle seçimlerin bir yıl geriye bırakılabileceğinden söz ediyorsa da (m. 78/1), bu kuralın uygulanabilmesi için hem TBMM’nin yabancı bir ülkeye veya ülkelere resmen savaş ilân etmiş olması -ve buna bağlı olarak seferberlik veya olağanüstü hal durumuna geçilmiş olması- hem de ayrıca seçimlerin yapılmasının fiilen de imkânsız hale gelmiş olması gerekiyor. Birkaç gün önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, sınır ötesine askerî harekât konusunda kararlı olduklarına dair sert bir açıklama yapmış olsa da, gerçekleşmesi halinde bunun Anayasanın işaret ettiği anlamda bir ‘’savaş’’ olarak nitelenemeyeceği açıktır.     

Öte yandan, (Allah korusun!) gerçek bir savaş hali söz konusu olmadığı takdirde seçimleri geciktirmenin AKP-MHP iktidarının işine geleceğini de sanmıyorum. Aksine, ülkeyi içine soktukları krizden kendilerinin çıkarması objektif olarak mümkün olmadığından, kriz iyice içinden çıkılmaz hale gelmeden ve halktaki memnuniyetsizlik havası daha da yaygınlaşıp derinleşmeden, yani mümkün olan en kısa zamanda seçime gitmek onların yararına olacaktır. Belirttiğim nedenlerle bu ‘’en kısa zaman’’ da seçimlerin normal zamanıdır.

Fakat kamuoyu yoklamalarının hâlihazırda seçimleri kazanmak için gerekli halk desteğine sahip olmadıklarını gösterdiği gerçeği karşısında, iktidar bloğunun yine de seçmenin yönelimini kendilerinden yana değiştirecek spektaküler çıkışlar, ‘’başarılar’’ veya ‘’kahramanlıklar’’ sergilemeye ihtiyacı olacaktır. İşte, ‘’dünya-âleme Türkiye’nin gücünü gösterecek’’, ‘’bir gece ansızın düşmanın üstüne çökecek’’ yeni bir sınır ötesi harekâtlar silsilesi bundan dolayı AKP-MHP iktidarı için hayatî önem taşımaktadır. Siyasî iktidar bu ve benzeri yollarla Türkiye’nin çıkarlarını ‘’her ne pahasına olursa olsun’’ koruma konusunda son derece kararlı olduğunu seçmene göstermek isteyebilir. Bunun genel olarak iktidar karşısındaki muhalif ve eleştirel kesimler için ve özel olarak ta iktidarın kendilerini kolayca düşmanlaştırabileceği muhalefet partileri için ciddî bir dezavantaj teşkil edeceği açıktır. Yukarıda ‘’yeni endişe’’ derken aklımda tuttuğum diğer husus ta buydu. 

Seçimler yaklaşırken belirsizliğini koruyan konulara gelince, bunlar içinde genel olarak insanların zihnini en çok meşgul edeni, malum, cumhurbaşkanı adayları konusudur. Nitekim, bugün itibariyle ne Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden aday olup olmayacağı bellidir, ne de muhalefet bloğunun Cumhurbaşkanlığına kimi aday göstereceği….  Ayrıca, Erdoğan iktidarının bu konudaki seçeneklerinin Anayasal olarak sınırlı olduğunu belirttikse de, bu iktidarın Anayasa ve hukuk tanıma konusundaki sicilinin çok kötü olduğu tecrübeyle sabit olduğundan, bütün bir muhalefet cephesi seçimlerin tam olarak ne zaman yapılacağının belirsiz olmasından da huzursuzluk duymaktadır.

Ama kanaatimce halâ belirlilik kazanmamış olan asıl önemli konu, bir süredir iktidar için hazırlık yapan muhalefet bloğunun (nâm-ı diğer ‘’altılı masa’’nın), başta hükûmet sistemi olmak üzere çeşitli sorunlar hakkında kimi genel doğruları seslendirmenin ötesinde, Türkiye’nin büyük ve acil sorunlarının çözümüne yönelik somut öneriler içeren kapsamlı bir program ortaya koymuş görünmemesidir. Bu sorunların başında, her ikisi de ilkesel ve kararlı bir duruş ortaya koymayı gerektiren ekonomi ve Kürt sorunu gelmektedir. Ekonomi konusunda muhalefet sanki ‘’bu donanımsız, yeteneksiz ve beceriksiz ekibi gönderip de yerlerine kendi uzmanlarımızı koyunca sorun zaten çözülecek’’, ‘’her şey iyi olacak’’ gibi bir düşüncenin etkisi altında görünüyor. Muhalefet bloğundaki kimileri karşı karşıya olduğumuz ekonomik krizin boyutlarının ve ciddiyetinin yeterince farkında değil gibi.

Öte yandan, muhalefet Kürt meselesinde de pek ümit vermiyor. Malûm, AKP devletleştikten sonra Kürt sorunuyla ilgili yaklaşımını barışçı-demokratik çözümden güvenlikçi politikalara doğru kaydırmıştı. Bunun, en önemlisi olan insanî maliyetine ek olarak, gerek ekonomiye gerekse demokrasiye bindirdiği yük artık katlanılabilecek boyutları aşmış bulunuyor. Oysa daha önce muhtelif vesilelerle işaret ettiğim gibi, ülkedeki Kürt varlığının bir ‘’sorun’’ haline gelmesi/getirilmesi Türkiye’nin rejiminin kuruluş döneminde izlenen yanlış politikalardan kaynaklanmaktadır.

Bu konudaki temel hata, Türkiye Cumhuriyeti’nin etnik-kültürel ulus anlayışına dayanan bir ulus-devlet olarak kurulmuş olmasıdır. Cumhuriyet’in ‘’farklı’’ olanla birlikte yaşama iradesine sahip olmaması ve bununla tutarlı olarak Kürtleri bir güvenlik meselesi olarak görmesi bundan ileri gelmektedir. Son yıllarda Türkiye’nin dış politikasında gözlenen maceracılık yönündeki sapmanın bir nedeni de bu güvenlikçi-askerî zihniyetin maalesef siyasî ve idarî kadroları da teslim almış olmasıdır.

Ama heyhat, bugüne kadar ‘’altılı masa’’ bu konudaki devletçi-güvenlikçi bakışın yanlışlığını ima eden bir tutum ortaya koymuş, bu konuda mütevazi bir açıklama bile yapmış değil.

Hâsılı, muhalefet bloğu iktidarı devralınca –ki bu da kesin değil- her şeyin kendiliğinden düzeleceğini sananlar maalesef büyük yanılgı içindedirler. Yeri gelmişken belirtmek isterim ki, altılı masa ve ona sempati duyanlar iktidarı ‘’çantada keklik’’ gibi görmekle de hata yapıyorlar. (Diyalog, 28 Ağustos 2022)

Önceki İçerikÇoğunlukçuluktan Çoğulculuğa Geçebilecek miyiz?
Sonraki İçerikAKP İktidarında Yolsuzluk Patlaması
Avatar photo
Mustafa Erdoğan lisans ve lisansüstü eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı; 1991’de Doçent, 1997’de Profesör oldu. İdarî yargıda (1983-85), Ankara Üniversitesi (1985-1990), Hacettepe Üniversitesi (1991-2010) ve İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde (2010-2016) öğretim üyesi olarak çalıştı. Çeşitli tarihlerde Prof. Erdoğan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki muhtelif üniversiteler ve düşünce kuruluşlarında misafir araştırmacı olarak bulundu. Türkiye Bilimler Akademisi’nin aslî üyesi olan Prof. Erdoğan’ın başlıca eserleri şunlardır: Hukuk ve Adalet (2. b., 2022); Liberal Perspektif (2021), Türk Anayasa Hukuku (2. b., 2019), Anayasa Hukukuna Giriş (2. b., 2019), Özgürlük, Hukuk ve Demokrasi (2018), İnsan Hakları: Teorisi ve Hukuku (5. b., 2018), Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset (9. b., 2016), Anayasal Demokrasi (12. b., 2015); Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm (2006); Anayasa ve Özgürlük (2002); Demokrasi, Laiklik, Resmî İdeoloji. (2 b., 2000)