‘’Sokaktaki insan’’ bilim, felsefe ve ideoloji gibi bilgi türleri arasında titiz ayrımlar yapacak entelektüel donanımdan yoksundur ama bu yadırganacak bir durum değildir. Yadırganması gereken, tahsil görmüş, eli kalem tutan ‘’aydınlar’’ın da çoğunun bu konuda kafasının karışık olmasıdır. Bu kesim arasında en fazla göze batan kafa karışıklıkları, bir yandan bilimin niteliğine ve işlevine, öbür yandan ideolojilerin bilim karşısındaki yerine ilişkindir. Bu donanım eksikliği veya yetersizliği kimilerini ‘’bilimin bir mürşit’’ olduğu yanılgısına götürürken, kimilerini de ideolojik bilgiyi bilimsel bilgi düzeyine yükseltme hatasına düşürmektedir.

Bu yazıda esas olarak bilim ve ideolojinin niteliği ve bunların birbirinden farklılıkları ele alınacaktır. Önce bilimin mahiyetinden başlayalım.

Bilim kesinliğe en yakın olan ve yöntemiyle temayüz eden bilgi türüdür. Çoğu bilim insanı bilimi ayırt edenin onun yöntemi olduğunu, bilimsel düşüncenin yöntemli bir düşünce olduğunu vurgular. Bilim eşyanın ve toplumun doğası hakkında objektif bilgi edinmek ister; onun için, her zaman bunu başaramasa da, geleceğe dönük güvenilir tahminler yapmaya temel oluşturacak yasalar bulmaya çalışır. Bilim olguların gözlenmesine dayandığı için, bilimsel bilgi sınanmaya açık (doğruluğu veya yanlışlığı sınanabilen) ve değişebilen bir bilgi türüdür. Kurt Woff’un deyimiyle, ‘’bilim ancak ikinci bir bildirime kadar geçerli olan bilgidir.’’

Bilim aynı zamanda sistematik bilgidir. Onun için, özellikle sosyal ve beşerî bilimler söz konusu olduğunda, kimi yazarlar bilimsel bilginin objektiflik ve kesinliği hakkındaki tartışmalara girmeden, bilimi onun bu yanını öne çıkararak vurgulayarak tanımlama yolunu seçerler. Bunun bir nedeni, kısmen iktisat ve aşağıda işaret edeceğim empirik siyasal bilim dışında, sosyal bilimlerin doğa bilimlerininkine benzer yasalar veya düzenlilikler bulma konusunda genel bir başarı ortaya koyamamış olmalarıdır. Böylece, daha geniş veya gevşek anlamda bilim, bilim insanları tarafından belirli bir alana ilişkin olarak üretilen ‘’sistematik araştırmaya dayanan düzenli bilgi’’ olarak tanımlanır.

Bilimin mahiyetinin açıklanmasında onun öznesine -‘’bilim insanları’’na- yapılan bu vurgunun bazan bilimin tanımının ana unsuru yapıldığı da olur ki, bu durumda bilim ‘’bilim insanlarının ürettiği özel bir bilgi türü’’ veya ‘’bilim insanlarına özgü bir söylem’’ olarak nitelenir.  Başka bir deyişle, bilim kendine özgü kavram ve terimleri ve akıl yürütme biçimiyle bilim insanları arasında geçerli olan özel bir dil olarak görülebilir.

Bilim ‘’olması gereken’’i değil ‘’olan’’ı incelemeye çalıştığı için, doğal olarak onun dili de normatif değil, açıklayıcı ve analitiktir. Bunun insanlık durumu için pratikte ifade ettiği anlamlardan biri şudur: Bilim bize hayat amaçlarımızın ne olacağını ve hayatı nasıl yaşamamız gerektiğini söylemez; ama kendi belirlediğimiz amaçlarımızın objektif olarak gerçekleşme imkânı hakkında hem bizi aydınlatır ve gerçekçi olmaya davet eder, hem de ürettiği teknoloji yoluyla hayat projelerimizi gerçekleştirmenin araçlarını bize sağlar.    

İdeolojinin mahiyetine gelince: İdeolojiler de, değer yargıları ve önyargılar yanında, elbette bir tür bilgi de içerirler ama bu bilgi, en başta taraflı olduğu için, bilimsel bilgi kadar güvenilir değildir. Yine de bu durum, ideolojilerin insanların hayatlarında anlamlı bir yere sahip olmadıkları anlamına gelmez.  Esasen çoğu insan için ideolojiler (ve dünya görüşleri) hayatlarını içinde sürdürdükleri toplumsal-siyasal çevre hakkındaki anlam haritaları veya ‘’kavramsal sosyal haritalar’’ olarak işlev görürler. Bir ideolojinin önemi, kişinin kendi bireysel varlığı ile içinde yer aldığı toplumsal-siyasal yapı arasında uyumlu bir ilişki kurmasını ve sosyal tecrübelerini tutarlı bir şekilde anlamlandırmasını sağlayan ‘’yorumsal bir çerçeve’’ sunmasından ileri gelmektedir. 

Hayata ve dünyaya anlam veren dinler ve dünya görüşleri gibi diğer bilgi ve eylem referanslarından ideolojinin farkı, onun öncelikle ve ağırlıklı olarak siyaset üzerinde odaklanmasıdır. Nitekim ideolojiler hakkındaki literatür hemen hemen tümüyle siyasetle bağlantılıdır, çoğu zaman sırf ‘’ideoloji’’ olarak değil de ‘’siyasî ideoloji’’ olarak nitelenirler. Bu anlamda ideoloji siyaset hakkındaki belli bir tür söylem ve siyasal eylem kılavuzudur. Toplumsal-siyasal varoluş hakkında taraftarlarınca temel önemde görülen bir veya birkaç değerden hareket eden kapsamlı fikir sistemleri olarak ideolojiler siyasal hayatın açıklanması, eleştirilmesi ve ıslah edilmesi girişimleri için temel sağlarlar.

Bu ‘’olumlu’’ işlevlerine karşılık, ideolojilerin bilgi kaynağı olarak güvenilirliklerinin düşük olmasının anlaşılması hiç te zor olmayan birtakım nedenleri vardır. Her şeyden önce, bir ideolojinin önceliği değer ve amaçlarını akılcı argüman yoluyla temellendirmek ve haklılaştırmak olmaktan çok, her ne şekilde olursa olsun insanları bu değerlere inandırmak olduğu için, gerçekliğin tek yanlı bir açıklamasına olduğu kadar, duygusal söylemlere ve yer yer temelsiz önyargılara da başvurur. İdeolojilerin daha fazla kişiye ulaşmak için herkesin anlayabileceği bir dil kullanmak zorunda olmaları da onları sadece akla olduğundan çok duygusal söylemlere başvurmaya zorlamaktadır.

Öte yandan, ideolojiler kalıplı bir düşünme biçimi oluşturur ve insanların zihinlerini de kalıplamaya çalışırlar. Bu da onları dogmatik ve değişmeye kapalı birer sistem olmaya iter. İdeolojilerin bilimsel bilgiden önemli bir farkı da ağırlıklı olarak normatif birer sistem oluşturmalarıdır. İdeolojilerin de elbette toplumsal ve siyasal gerçekliğe ilişkin açıklamaları veya açıklama modelleri vardır. Yine de bu açıklamaların objektif ve içinde üretildiği ideolojinin kavramsal çerçevesinden bağımsız oldukları söylenemez. Başka bir deyişle, bir ideolojinin toplumsal-siyasal yapı ve kurumlar hakkındaki açıklaması da, toplumsal-siyasal sistemin değiştirilmesine ilişkin önerileri gibi, ideoloji yüklüdürler. 

Siyasal yanının ağır basması yüzünden ideolojinin ‘’siyasal bilim’’e de benzetilebileceği akla gelebilir. Böyle bir benzetme, sosyal bilimlerin bir dalı olarak siyaset biliminin doğal bilimlerdeki anlamında ‘’bilim’’ olma iddiasının tartışmalı olması nedeniyle, ilk bakışta makul görünebilir. Bu bağlamda iki husus özellikle öne çıkmaktadır. İlk olarak, siyasal bilim kavramıyla dar anlamda ‘’siyaset bilimi’’nin kastedilmesi ölçüsünde, bu düşünce isabetsiz görünmektedir. Çünkü 1950’ler ve 60’lar, hatta 70’lerde esas olarak ABD’de baskın olan davranışçı siyaset bilimi yöntemi ve ulaştığı sonuçlar bakımından doğa bilimlerine çok benziyordu. Nitekim ‘’davranışçı siyaset bilimi’’ sayısal verilere dökülebilen -veya dönüştürülebilen- gözlem bulguları ve istatistikî teknikler yoluyla siyasete ilişkin objektif bilgiye ulaşmaya çalışıyordu. Bu arayış siyaset biliminin genel bir teorisinin oluşturulmasıyla sonuçlanmadıysa da, siyasetin incelenmeleri alanında doğa bilimlerine en fazla benzeyen bir disiplin ortaya çıkarmış oldu.

İkinci olarak, geniş anlamda siyasal bilim veya Brendan O’Leary’nin ‘’(s)iyasetin ve iktidarın sistematik tasviri, açıklanması, analiz ve değerlendirilmesine yönelik akademik bir disiplin’’ olarak tanımladığı geniş kapsamlı ‘’siyaset bilimi’’ elbette ‘’değerlendirme’’yi de içermektedir. Ancak, geniş anlamda siyasal bilim çalışmaları bu bakımdan normatif bir unsur içerse de, rasyonel açıklama ve analizden bağımsız olmayan bu unsurun siyasal bilimi esas olarak tek taraflı normatif kurgular niteliğinde olan ideolojilerle aynı şey yapmayacağı açıktır. Çünkü geniş anlamda siyaset bilimi de esas olarak olguların incelenmesiyle ve mümkün olduğunca tarafsız bir şekilde incelenmesiyle ilgilidir.     

Öte yandan, ideolojilerle siyaset incelemeleri arasında normatiflik bakımından benzerlik kurulmasının ilk bakışta en anlamlı göründüğü disiplin ‘’siyaset teorisi’’dir. Siyaset teorisi siyasete ilişkin otorite, iktidar, devlet, yurttaşlık vb. sorunların ve/veya özgürlük, eşitlik, hak, adalet, ortak iyi, siyasî itaat yükümlülüğü, refah vb. gibi siyasî ideallerin derinliğine tartışıldığı ve aydınlatılmaya çalışıldığı bir disiplindir. Siyaset teorisi siyasetle ilgili kavramları açıklar ve aydınlatır ama aynı zamanda değerlendirici yargılar da verir, dolayısıyla hem normatif hem de kavramsal ve analitik bir disiplindir. Bunun bir anlamı da siyaset teorisinin kısmen felsefî bir araştırma alanı olduğudur.

Entelektüel dünyada, hatta akademide bir ideolojik makale veya kitabın bir siyaset teorisi veya felsefesi çalışmasıyla aynı şeymiş gibi algılandığı yahut öyle sunulduğu durumlara sıkça rastlanmaktadır. Bu yanlış bir izlenim veya algıdır, çünkü en başta ideolojilerde yöntemsel titizlik yoktur. İdeolojilerin içerdikleri propaganda ağırlıklı irrasyonel ve duygusal unsurları ve veri ve kanıtları tarafgir kullanmaları bir yana, onların muhataplarını ‘’rasyonel olarak’’ ikna etme çabaları da siyaset teorisi ve felsefesinin sofistikasyon derecesini nadiren yakalayabilir, eğer yakalayabilirlerse tabiî. İdeolojik söylemin belirgin bir özelliği kendi öncüllerine ve politika önerilerine yarayacak ‘’kanıtlar’’ üzerinde odaklanması ve bu öncüllerle uyuşmayan kanıtları görmezlikten gelmesi veya gülünçleştirmeye çalışmasıdır. Mamafih belirtmek gerekir ki, ağırlıklı olarak ideolojik (belli bir ideolojiyi açıklayıp yorumlayan veya onun öncüllerini veri kabul eden) bir çalışmanın bir siyaset teorisi veya felsefesi sayılmaması, ideolojilerin veya belli bir ideolojinin bilimsel inceleme konusu yapılamayacağı anlamına gelmemektedir.  

En önemlisi de, ister normatif ağırlıklı, isterse olgusal açıklama ve analiz ağırlıklı olsun, siyasal bilim ve siyasal teori çalışmaları sürekli olarak başkalarının eleştirmesine ve sınamasına tâbi olduğu için değişmeye ve gelişmeye açık bir alan oluştururlar. Buna karşılık, ideolojiler haricî eleştirilerden pek etkilenmedikleri için, gerçek dünyayla uyumlu olmaktan tamamen çıkmış olsalar bile uzun süre önemli bir değişikliğe uğramadan varlıklarını korur ve gitgide donuklaşırlar.

(Diyalog, 30 Nisan 2023)

Önceki İçerikTürkiye’nin Yeni Anayasası Nasıl Yapmalı?
Sonraki İçerikÖzgürlük Gündemi Sayı 35
Mustafa Erdoğan lisans ve lisansüstü eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı; 1991’de Doçent, 1997’de Profesör oldu. İdarî yargıda (1983-85), Ankara Üniversitesi (1985-1990), Hacettepe Üniversitesi (1991-2010) ve İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde (2010-2016) öğretim üyesi olarak çalıştı. Çeşitli tarihlerde Prof. Erdoğan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki muhtelif üniversiteler ve düşünce kuruluşlarında misafir araştırmacı olarak bulundu. Türkiye Bilimler Akademisi’nin aslî üyesi olan Prof. Erdoğan’ın başlıca eserleri şunlardır: Hukuk ve Adalet (2. b., 2022); Liberal Perspektif (2021), Türk Anayasa Hukuku (2. b., 2019), Anayasa Hukukuna Giriş (2. b., 2019), Özgürlük, Hukuk ve Demokrasi (2018), İnsan Hakları: Teorisi ve Hukuku (5. b., 2018), Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset (9. b., 2016), Anayasal Demokrasi (12. b., 2015); Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm (2006); Anayasa ve Özgürlük (2002); Demokrasi, Laiklik, Resmî İdeoloji. (2 b., 2000)