Bugün demokrasi dendiğinde ilk akla gelen seçimlerdir. Seçimler günümüz demokrasilerinin temsilî nitelikte olmasının zorunlu kıldığı araçlardır. Bugün yerleşik olan anlayış açısından, demokratik rejimlerin temsilî olmasını gerektiren başlıca iki neden vardır.  İlk neden günümüzde siyasal örgütlenmenin standart biriminin geniş ölçekli ‘’ulus-devlet’’ olmasıyla ilgilidir.

Demokrasi bir halkın ortak hayat alanına ilişkin temel önemdeki kararları yine kendisinin almasını gerektirmektedir. Ne var ki, günümüzün büyük ölçekli toplumlarında bütün ‘’halk’’ın bir araya gelip hep birlikte tartışarak kamusal kararları alması (‘’doğrudan demokrasi’’) fizikî olarak imkânsızdır.  O zaman bu görevi ‘’halk adına’’ hareket edecek olan ‘’temsilciler’’in yerine getirmesi gerekmektedir. Halkın temsilcilerinin kimler olacağını belirlemenin görünüşe göre en makul yolu ise seçim, yani bütün yetişkin yurttaşların eşit oyuna başvurmaktır.  Mamafih, temsilcilerin kur’ayla belirlenmesinin de seçim yöntemi kadar adil veya makul olduğu savunulabilir.

‘’Temsil’’, siyasal karar sürecinde aracıları devreye soktuğu için otantik demokrasi düşüncesinden bir ölçüde uzaklaşılması anlamına gelmektedir. Bu sakıncayı kısmen gidermenin bir yolu siyasal ölçeğin küçültülmesidir, ama bugün insanlık ‘’ulus’’tan daha küçük birimleri siyasal örgütlenmenin ana dayanağı yapmak düşüncesine çok uzaktır. Aslına bakılırsa, ulusun demokrasinin öznesi olmaktan çıkması zihinsel kurgular yaratarak realize edilebilecek bir şey de değildir; çünkü bu tür büyük değişimler toplumların gelişme-evrimleşme süreci içinde kendiliğinden bir şekilde ve uzun zaman dilimlerinde ortaya çıkar (veya çıkmaz).  

Kaldı ki, ‘’kozmopolitan demokrasi’’ teorisi örneğinde olduğu gibi, bugün ulus-devletlerin temel siyasal örgütlenme birimi olmaktan çıkmasını isteyenler siyasal ölçeği küçültmek değil, tam tersine büyütmek peşindedirler. Gerçekçilikten uzak olan bu tasavvurun sahiplerinin temel hatası, bireylerin kendilerini ortak bir insanlığın üyeleri olarak hissetmeleri [kozmopolitan tahayyül] ile ‘’insanlık’’ın siyasal bir özne olarak tasarlanması [kozmopolitan demokrasi] arasındaki esaslı farkı idrak edememektir.

Şimdi, siyasal örgütlenmenin ana ölçeğini küçültemediğimize göre, bu durumda geriye kalan tek seçenek her bir ulus-devlet içinde daha küçük-ölçekli demokratik karar birimlerinin oluşturulmasıdır. Daha bildik terminoloji ile, özerk ‘’yerel yönetimler’’den söz ediyorum. Burada kastettiğim sadece coğrafî temelde örgütlenmiş olan birimler değildir; işlevsel nitelikte özerk yönetimler de pekalâ oluşturulabilir, ABD’deki özerk ‘’eğitim bölgeleri’’ (school districts) gibi (karar mekanizmasında ağırlık ebeveynlerde olmak şartıyla).  

Ancak, coğrafî temeldeki birimlerin sahiden demokratik olması, merkezî devlet tarafından üstlenilmesi genellikle zorunlu sayılan -ulusal savunma ve dış ilişkiler gibi- konular dışında kalan meselelerde nihaî karar yetkisinin (özerklik) yerel toplumda olmasına bağlıdır.  Uygulamaya baktığımızda, tarihsel olarak siyasî birliğin önemli ölçüde ‘’aşağıdan yukarıya’’ bir şekilde gerçekleştiği veya özerk yerel siyasî ve/veya idarî birimlerin tarihsel temelinin bulunduğu Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da bu önemli ölçüde başarılmıştır. Buna karşılık, Türkiye gibi siyasal örgütlenmesini yukarıdan aşağıya ve merkezden çevreye doğru gerçekleştirmiş olan ve ayrıca bir asırdan fazla bir süredir ‘’bölünme’’ korkusuyla malul olan bir toplumda sahici anlamda özerk yerel siyasî-idarî birimlerin gelişmesi için elverişli bir zemin yoktur.

Temsilî demokrasiyi zorunlu kıldığı düşünülen ikinci neden, ilkesel temelde cazip görünse de ‘’doğrudan demokrasi’’nin bazı önemli sakıncalar içermesidir. Kitlelerin doğrudan doğruya aktif kamusal aktörler olmasını öngören bu ‘’model’in başta gelen sakıncası, etnik-kültürel ve dinsel olarak veya hayat tarzı bakımından azınlıkta olan gruplar/topluluklar üzerinde çoğunluğun daha yoğun ve doğrudan bir baskı kurabilmesidir. Akıldan çok duygulara, sempati ve antipatilere göre hareket etmeye yatkın olan kitlelerin şu veya bu yönde manipüle edilmesi de daha kolaydır.

Öte yandan, doğrudan demokrasiler kitlelerin anlık veya kısa vadeli çıkarları uzun vadeli çıkarlara tercih etmesini teşvik ettiğinden, böyle bir sistemin ‘’ortak yarar’’a temsilî rejimden daha az hizmet etmesi beklenebilir. (Benzer nedenlerle, bir yarı-doğrudan demokrasi aracı sayılan ‘’referandum’’un da her zaman sağlıklı sonuçlar üreteceğinin garantisi yoktur; hatta referandumların ‘’plebisitçi-otoriter’’ rejimler kurmanın bir aracına dönüşmesi ihtimal dışı değildir.)  Ayrıca, doğrudan-demokratik bir rejim hem gerektiğinde süratli kamusal karar alınması için elverişli değildir, hem de bu sistemde sadece kamu politikalarının değil genel olarak rejimin de istikrarı tehlikededir. Nihayet, doğrudan demokrasi ne uzmanlaşmaya uygun bir zemin sağlar, ne de uzmanlığa ve teknik beceriye fazlaca itibar eder.

Tekrar temsilî demokrasiye dönersek: Peki, bugün seçimler sahiden de demokratik sonuçlar yaratmakta mıdırlar veya buna ne ölçüde elverişlidirler?…

Günümüzde seçimlerin toplumun ‘’ortak irade’’sini ortaya çıkarmanın bir aracı olduğu varsayılmaktadır. Bu ‘’irade’’nin bir yanında kimlerin toplumu yöneteceğinin (?) belirlenmesi varsa, bir yanında da yönetenlerin izlemeleri gereken ‘’kamu politikaları’’nın belirlenmesi vardır. Ne var ki, bugün siyasî yönetim işlevinin devlet mekanizmasını idare etmek ve kamusal işleri çekip çevirmek değil de ‘’toplumu yönetmek’’ olarak anlaşılmasındaki tuhaflığı bir yana bırakalım, kamu politikalarının yurttaşlar tarafından belirlenmesiyle ilgili beklenti pek gerçekçi değildir; hatta demokrasilerde kamu politikalarını halkın belirlediği inancının bir hüsn-i kuruntu olduğu bile söylenebilir. Bunun en az iki nedeni bulunmaktadır.

İlk olarak, seçimlerin toplumun ortak iradesini veya ‘’millî irade’’yi ortaya çıkardığı düşüncesi dayanaktan yoksundur. En başta, toplum değerler, idealler ve çıkarlar bakımından farklılaşmış olan kişiler ve gruplardan oluştuğu için, kolektif bir antite olarak ‘’toplumun kendisi’’ne ait bir iradenin varlığından söz edilemez. Dolayısıyla, seçimlerin ortaya çıkardığı ‘’toplumun iradesi’’ (‘’millî irade’’) değildir. Millî iradeyi sırf sayısal bir toplam olarak düşünmemiz durumunda dahi, seçimlerin ortaya çıkardığı şey, bütün yurttaşların veya bütün seçmenlerin değil, fiilen oy vermiş olanların -seçim sistemi marifetiyle manipüle edilmiş olan- nominal çoğunluğunun iradesidir. Kısaca, demokrasilerde yönetenlerin adına hareket ettiği ‘’çoğunluk’’ aslında toplumun veya milletin çoğunluğu değil, bir azınlığıdır.

Aynı nedenlerle, demokrasilerde sözde ‘’çoğunluk yönetimi’’nin izlediği politikalar da zorunlu olarak ne bütün yurttaşların, hatta ne de onların çoğunluğunun tercihlerinin birebir yansımasıdır. Bu politikalara seçimlerde ortaya çıkan nominal çoğunluğu oluşturan bireylerin tercihleri meşruluk kazandırsa da; bu, söz konusu politikaların -bırakalım bütün seçmenleri- yönetenleri seçmiş olan yurttaşların tercihleriyle bile zorunlu olarak uyumlu oldukları anlamına gelmez. Esasen, milyonlarca farklı bireysel tercihten anlamlı bir tek kollektif tercih türetilmesi mantıken ve teknik olarak imkânsızdır.  

Demokrasinin, onu asıl değerli kılan hareket noktası, kişinin -başkalarının değil de- kendisinin koyduğu yasaya uyması anlamındaki Kantçı özerkliğin kolektif bir ifadesi olma iddiasıdır. Bu düşünce açısından, bir demokraside yasaların gerçek koyucusunun (müellifinin/author) toplum -veya daha doğrusu toplumu oluşturan bireyler- olması gerekir. Oysa, yukarıda belirttiğim gibi, günümüz demokrasilerinde ‘’halkın iradesi’’ ile çıkarılan yasalar arasında bu anlamda bir korelasyon yoktur. Gerçekte yasaları belirleyen yurttaşların irade ve tercihlerinden çok, büyük ölçüde iktidardakilerin ve destekçilerinin çıkarları, partiler arasındaki pazarlıklar ve çıkar veya dava örgütleri lobilerinin avantaj arayışlarıdır. Kaldı ki, ‘’demokratik’’ aktörlerin yasama sürecindeki bu ve benzeri etkileri de nispeten sınırlı bir çerçevede, yani bürokrasinin ‘’devletin bekası’’ için uygun gördüğü yasaların oluşturduğu zemin üzerinde mümkün olmaktadır.  

Peki bütün bu anlattıklarım günümüz demokrasilerinin büsbütün değersiz oldukları anlamına mı gelmektedir?… Elbette hayır.  Anlatmak istediğim, (1) demokrasilerle ilgili beklentilerimizi daha mütevazi ölçülerde tutmamız, (2) demokrasiyi ‘’liberal’’ sıfatıyla birlikte düşünmemiz gerektiğidir.

Somutlaştırırsak: Demokrasinin birinci büyük yararı iktidarın değişmesine ve bunun barışçı yoldan, kansız bir şekilde gerçekleşmesine -ünlü bir deyişle, ‘’kafaların kırılması yerine sayılması’’na- imkân vermesidir. İktidarın seçimlerle değişmesi aynı zamanda yönetilenlerin yönetenleri siyasî iktidarı kullandıkları dönemde yapıp-ettiklerinden sorumlu tutmalarının da hem bir aracı hem de bir göstergesidir. Demokratik seçimlerin işlevi ve en önemli yararı bunlardır; yoksa, üretilen yasalar ve politikaların halkın çıkar, ilgi ve ihtiyaçlarıyla zorunlu olarak uyumlu olmasına ilişkin gerçekçi olmayan beklenti değil. Yine de, vatandaşların siyasal süreci anlamlı bir şekilde etkileme şansı az da olsa sadece demokrasilerde vardır.

Demokrasiden beklenen diğer yararların -onlar her neyse- gerçekleşmesi ise onun ’’iberal’’ ayağının sağlam olmasına bağlıdır. Aslına bakılırsa, seçimler başta olmak üzere demokratik sürecin kendisi de ancak liberal ilke ve kurumlar sayesinde sağlıklı bir şekilde işleyebilir. Bu arada, demokratik bir rejimin liberal unsuru ‘’halkın iradesi’’nin bile sınırlanmasını; yani bir yandan iktidarın kullanılmasının sıkı kurallara bağlanmasını (anayasa ve hukuk), öbür yandan da devletin görevlerinin kapsamının sivil toplum ve serbest piyasalar lehine olacak şekilde daraltılmasını gerektirmektedir.

Liberal bir demokraside toplumun ‘’ortak yararı’’nın dışında kalan alanlarda (sivil toplum ve özel hayat alanında) kamusal karar alınamaz. Bunun garantisi ise bireysel özgürlük ve sivil haklar ile, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının anayasal-hukukî temele sahip olması, hatta ondan da fazla bu değerlerin yurttaşların vicdanlarında kök salmış olmasıdır.

(Diyalog, 14 Mayıs 2023)

Önceki İçerikÖzgürlük Gündemi Sayı 36
Sonraki İçerikVerdiğinizin Farkında Mısınız?
Mustafa Erdoğan lisans ve lisansüstü eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı; 1991’de Doçent, 1997’de Profesör oldu. İdarî yargıda (1983-85), Ankara Üniversitesi (1985-1990), Hacettepe Üniversitesi (1991-2010) ve İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde (2010-2016) öğretim üyesi olarak çalıştı. Çeşitli tarihlerde Prof. Erdoğan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki muhtelif üniversiteler ve düşünce kuruluşlarında misafir araştırmacı olarak bulundu. Türkiye Bilimler Akademisi’nin aslî üyesi olan Prof. Erdoğan’ın başlıca eserleri şunlardır: Hukuk ve Adalet (2. b., 2022); Liberal Perspektif (2021), Türk Anayasa Hukuku (2. b., 2019), Anayasa Hukukuna Giriş (2. b., 2019), Özgürlük, Hukuk ve Demokrasi (2018), İnsan Hakları: Teorisi ve Hukuku (5. b., 2018), Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset (9. b., 2016), Anayasal Demokrasi (12. b., 2015); Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm (2006); Anayasa ve Özgürlük (2002); Demokrasi, Laiklik, Resmî İdeoloji. (2 b., 2000)