Anayasa Mahkemeleri çağdaş liberal-demokratik sistemlerin vazgeçilmez unsurlarındandır. Sahici demokrasiler için bu mahkemeler başlıca iki nedenle vazgeçilmezdirler. İlk olarak, anayasa mahkemeleri yasama ve yürütmeyi kendi anayasal sınırları içinde tutmaya hizmet etmek suretiyle demokratik siyasal sistemlerin en önemli fren ve denge aracı olarak işlev görürler. Bu işlevin sınırsız güç peşinde koşan siyasî iktidar sahiplerinin hiç işine gelmeyeceği ise izahtan varestedir.

İkinci olarak anayasa mahkemeleri anayasal-demokratik bir sistemde sivil ve siyasal özgürlükler ile hukukun üstünlüğünün en büyük koruyucularıdır. Bu korumayı sağlamanın temel özgürlükler bakımından en etkin aracı da ‘’bireysel başvuru’’ yoludur. Genel hak arama yollarının açık olmadığı ve sivil özgürlüklerin bireysel başvuru yoluyla korunmadıkları bir yerde sivil toplum varlık bulamaz; sivil toplum, yani özgür birey ve grupların gönüllü etkileşim ve iletişiminden doğacak canlı bir sivil hayat alanı… Özerk bir sivil toplumun var olması ise demokratik siyasal sürecin üzerinde işleyeceği zorunlu zemini oluşturur.

Demokrasinin zemini sivil özgürlükler, dolayısıyla özerk sivil toplum ise, işleyiş ilkesi de siyasî özgürlüklerdir. Bunun pratik anlamı şudur: Siyasî özgürlüklerin hukukî ve kurumsal güvencelerden yoksun olduğu yerlerde demokrasi ne kurulabilir, ne de -eğer bir şekilde kurulmuşsa- yaşatılabilir. Bu arada, sivil ve siyasal özgürlüklerin garanti altında olmadığı bir sistemde ne genel olarak adalet sağlanabilir ne de yargısal adalet gerçekleşebilir.

Tahmin edilebileceği gibi, sözü Türkiye’ye getirmek istiyorum. Evet, Türkiye liberal-anayasal bir demokrasi olmak iddiasından tamamen vazgeçmediği sürece, güçlü bir temel hakları koruma sisteminden ve anayasal ‘’yetki haritası’’nı titizlikle koruyacak kurumsal bir güvence olarak Anayasa Mahkemesi’nden de vazgeçemez.  Üstelik, yürütme ve yasamaya hâkim olan siyasî çoğunluğu ve onun liderini/liderlerini frenleyip dengeleyecek başka bir organa yer vermeyen halihazırdaki ‘’Türk sistemi’’ bu güvencelere olan ihtiyacı daha acil ve mübrem hale getirmektedir.

Onun için, Türkiye’de Anayasa Mahkemesi olmasın veya göstermelik olsun isteyen ve bu amaçla Anayasa Mahkemesi’nin altını oymaya çalışanlar aslında muhalifi ve muvafıkı ile bütün bir toplumu şu veya bu siyasî çoğunluğun keyfî iradesine ve insafına terk etmek isteyenlerdir. Onlar, öncelikli amaç olarak ‘’Devletin bekâsı’’nı benimsedikleri sürece, insanları bu keyfilik ve sultanın insafına bırakmaya razı olan bedhahlardır.

Evet, iktidardaki AKP-MHP koalisyonu ve arkasındaki İttihatçı-Devletçi unsurlar, yukarıdaki liberal-demokratik amaçlara yapmakta olduğu hizmet çok da parlak olmayan Türk Anayasa Mahkemesi’nin devlet sistemi içindeki konumundan rahatsız olduklarını son zamanlarda daha fazla dışa vuruyorlar. Anayasa Mahkemesi’nin milletvekili Can Atalay hakkındaki kararlarını tanımayan Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin yol açtığı ve Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesiyle sonuçlanan malum krizin arkasında da aynı koalisyonun, özellikle de onun MHP ayağının olduğu sır değil.

Öyle görünüyor ki, bu anayasal krizi kışkırtan ve destekleyenler mahfiller bunu yapmayı tasarladıkları bir anayasa değişikliği için uygun bir ortam yaratmak amacıyla yapıyorlar. İstedikleri, yukarıda vurguladığım gibi, anlamlı yetkileri budanmış ve işlevsiz hale getirilmiş göstermelik bir Anayasa Mahkemesi yaratmak ve Türkiye’nin özgürlükçü ve çoğulcu bir demokrasi olma şansını büsbütün yok etmek.

Nitekim, MHP başbuğu son zamanlarda sık sık Anayasa Mahkemesi’ni hedef tahtasına koymakta ve Mahkeme’nin itibarını zedeleyen, hakarete varan açıklamalar yapmaktadır.  Koalisyonun birinci ortağı Erdoğan’ın da Anayasa Mahkemesi’nin gerek iptal kararlarından gerekse bireysel başvurular üzerine verdiği hak ihlâli tespit eden kararlarından rahatsız olduğunu biliyoruz.

Fakat burada ironik olan bir durumla karşı karşıyayız. Yakında AKP-MHP iktidarının Anayasa Mahkemesi hakkındaki meş’um planlarının uygulamaya koymasına muhtemelen ihtiyaç kalmayacaktır. Çünkü, öyle görünüyor ki, Mahkeme’nin Başkanı Zühtü Arslan’ın önümüzdeki Nisan ayında üyelik süresini tamamlayıp ayrılmasından sonra, Anayasa Mahkemesi zaten aşağı yukarı göstermelik bir hale gelecektir.

Çünkü genel eğilimleri hak ve özgürlüklerden yana tutum almak olan üyeler bir süredir zaten azınlığa düşmüşken, Başkan Arslan’ın üyeliğinin sona ermesi ve yerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni üye atamasından sonra Mahkemede’ki denge tamamen iktidarla uyumlu hareket etme eğiliminde olanlar lehine değişmiş olacaktır. 

Artık kimse Anayasa Mahkemesi’nden iktidarı rahatsız eden veya özgürlüklerden yana kararlı bir tutum beklemesin. 

(Diyalog, 11 Şubat 2024)

Önceki İçerikKANUN VE YASA
Sonraki İçerikÖzgürlük Gündemi Sayı 55
Mustafa Erdoğan lisans ve lisansüstü eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı; 1991’de Doçent, 1997’de Profesör oldu. İdarî yargıda (1983-85), Ankara Üniversitesi (1985-1990), Hacettepe Üniversitesi (1991-2010) ve İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde (2010-2016) öğretim üyesi olarak çalıştı. Çeşitli tarihlerde Prof. Erdoğan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki muhtelif üniversiteler ve düşünce kuruluşlarında misafir araştırmacı olarak bulundu. Türkiye Bilimler Akademisi’nin aslî üyesi olan Prof. Erdoğan’ın başlıca eserleri şunlardır: Hukuk ve Adalet (2. b., 2022); Liberal Perspektif (2021), Türk Anayasa Hukuku (2. b., 2019), Anayasa Hukukuna Giriş (2. b., 2019), Özgürlük, Hukuk ve Demokrasi (2018), İnsan Hakları: Teorisi ve Hukuku (5. b., 2018), Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset (9. b., 2016), Anayasal Demokrasi (12. b., 2015); Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm (2006); Anayasa ve Özgürlük (2002); Demokrasi, Laiklik, Resmî İdeoloji. (2 b., 2000)