Türkiye’nin bugünkü acil ihtiyacı siyasî iktidarın barışçı yoldan değişmesidir. Gerçekleşmesi halinde anlamlı olması ise iktidar değişiminin carî rejimin özgürlükçü-demokratik yönde değişmesine götürecek bir süreci başlatmasına bağlıdır. Yoksa, AKP kadrolarının yerini muhalefet karolarının alması kendi başına bir anlam ifade etmez.

‘’Rejimin özgürlükçü yönde değişmesi’’ dendiğinde, bu ilk anda anayasal sistemin bütünüyle yeni baştan dizayn edilmesini veya en azından geniş kapsamlı bir revizyona tâbi tutulmasını akla getirmektedir. Evet, böyle bir anayasal yenilenmeye gerçekten de ihtiyacımız vardır. Bu sadece 2017 Anayasa değişikliğinin anayasal sistemimizde ve siyasî rejimde yol açtığı tahribatın tamir ve telâfi edilmesiyle sınırlı bir ihtiyaç değildir. Mesele daha ziyade 1982 Anayasasının kendisiyle ilgilidir. Çünkü, 1987-2010 arasında uğradığı çok sayıda değişikliğine rağmen, bu Anayasanın toplumumuzu içine hapsettiği çelikten korse maalesef çok fazla gevşetilebilmiş değildir.

Görünüşe göre 1982 Anayasası ‘’insan haklarına saygılı demokratik bir hukuk devleti’’ öngörmekteyse de; 2017 değişikliğinden sonra aldığı son hali dikkate almasak bile, bu Anayasa gerçekte temel hakları da, hukuku da, demokrasiyi de ‘’hikmet-i hükûmet’’ felsefesinin ve Kemalist ideolojinin dayattığı hiyerarşik devlet-toplum ilişkileri modelinin cenderesine kilitlemiştir. Somutlaştırırsak, karşımızda duran, eşit yurttaşlık iddiasına rağmen gerçekte yurttaşlığı etnik-kültürel Türklükle tanımlayan, ‘’laiklik’’ iddiasına rağmen Sünnî İslâmı neredeyse devlet dini mertebesine yükselten ve toplumu ideolojik vesayet altına koyan bir anayasal düzendir.  

Bütün bunları düzeltmek için elbette anayasal sistemimizi liberal demokrasinin evrensel standartları doğrultusunda yeni baştan kurgulamamız gerekir; ama ne yazık ki toplumumuza ve siyasî-idarî kadrolara hâkim olan devlete ve siyasete bakışla ilgili zihniyeti aşmadığımız takdirde bu yolda fazlaca bir mesafe almamız mümkün değildir. Her halde söylemeye gerek yok ki, zihniyet değişimi de öyle akşamdan sabaha gerçekleşebilecek bir şey değildir; bu çok zaman alacak bir süreçtir ve üstelik sürecin sonunda bunun gerçekleşeceğinden de emin olamayız.  

Mamafih bu durum siyasî rejimi anayasal-demokratik esaslar doğrultusunda iyileştirmek için kısa vadede hiçbir şey yapamayacağımız anlamına da gelmez: Madem ki toplumda yerleşik olan inanç ve kanaatleri kısa zamanda değiştiremeyiz, öyleyse işe siyasî kadroların zihniyetini değiştirmeğe çalışmakla başlamalıyız ki, onlar halka yol gösterebilsinler. Elbette bunun da zorlukları vardır, bunu inkâr etmiyorum ama yine de bu bütün bir toplumun zihniyet yapısının değişmesini beklemekten daha akla yatkın olsa gerektir. Nihayetinde işe bir yerden başlamamız gerekir.

Sözünü ettiğim zihniyet değişimi, geçen yazıda işaret ettiğim gibi, siyaseti devlet merkezli olarak kavramaktan ve devleti de ideolojik bir aygıt olarak görmekten vaz geçilmesini zorunlu kılmaktadır. Siyasî partiler ve siyasî kadroların devlete toplumdan önce gelen ve onun üstündeki birincil bir varlık olarak baktıkları ve kendilerini toplumun değil de devletin bir aracı olarak gördükleri, başka bir deyişle siyasî değerler hiyerarşisinde devletin toplumun üstüne konduğu bir yerde demokrasi de özgürlük te yeşeremez çünkü.  

Siyasetin devlet merkezli olarak kavranmasının başka sakıncaları da vardır. Bunlardan biri, siyasî-idarî kadroların devletin bekasını her ne pahasına olursa olsun garanti etmeyi temel amaç olarak benimsemelerine ve bu amacı toplumun hür ve medenî bir varlık olarak idamesinin önüne geçirmelerine yol açmasıdır. İkinci sakınca, bu zihniyetin devlet ideolojisini topluma hâkim kılmayı hükümetlerin temel bir görevi haline getirmesidir.

Oysa hem toplumun selâmeti ve refahı hem de demokrasinin yerleşme şansı, başka şeyler yanında, hiyerarşik devlet-toplum ilişkisi anlayışından ve ideolojik devletten vaz geçilmesine bağlıdır. Türkiye’de kamu otoritesi kullananların vatandaşları hiyerarşik astları –hatta reaya- olarak görmelerinin, onlara saygı duymamalarının ve onları dokunulmaz temel haklara sahip onurlu insan-kişiler olarak görmemelerinin temelinde bu sakat zihniyet yatmaktadır.

Siyasetin, devlet-toplum ve devlet-birey ilişkilerinin böyle kavrandığı bir ülkede kâğıt üstündeki anayasal güvenceler ne kadar göz doldurucu olursa olsun, orada insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayalı özgürlükçü-demokratik bir sistem kuramazsınız. Onun içini özgürlükçü-demokratik bir anayasal mühendisliğin zihniyet değişimiyle birlikte gitmesi gerekir.

Önceki İçerikİnsan Onuru, Din ve Ahlâk
Sonraki İçerikBir İktidar Başarısızlığı Olarak Yüksek Enflasyon
Mustafa Erdoğan lisans ve lisansüstü eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı; 1991’de Doçent, 1997’de Profesör oldu. İdarî yargıda (1983-85), Ankara Üniversitesi (1985-1990), Hacettepe Üniversitesi (1991-2010) ve İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde (2010-2016) öğretim üyesi olarak çalıştı. Çeşitli tarihlerde Prof. Erdoğan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki muhtelif üniversiteler ve düşünce kuruluşlarında misafir araştırmacı olarak bulundu. Türkiye Bilimler Akademisi’nin aslî üyesi olan Prof. Erdoğan’ın başlıca eserleri şunlardır: Hukuk ve Adalet (2. b., 2022); Liberal Perspektif (2021), Türk Anayasa Hukuku (2. b., 2019), Anayasa Hukukuna Giriş (2. b., 2019), Özgürlük, Hukuk ve Demokrasi (2018), İnsan Hakları: Teorisi ve Hukuku (5. b., 2018), Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset (9. b., 2016), Anayasal Demokrasi (12. b., 2015); Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm (2006); Anayasa ve Özgürlük (2002); Demokrasi, Laiklik, Resmî İdeoloji. (2 b., 2000)