“Uyuşturucu ticaretinden suikaste rüşvetten ihale usulsüzlüğüne kadar geniş bir hukuksuzluk yelpazesinde faaliyet gösterdiği iddia edilen kişi ve gruplara yönelik olarak herhangi bir savcının henüz resen soruşturma açmamış olması Türkiye’de yargı bağımsızlığının geldiği durumu özetlemektedir.”

Özgürlük Araştırmaları olarak Freedom House desteğiyle hazırladığımız ‘Özgürlük Gündemi’nin on beşinci sayısı çıktı!

Aşağıdaki linke tıklayarak Özgürlük Gündemi’nin 15. sayısına ulaşabilirsiniz.

https://mailchi.mp/ozgurlukarastirmalari/zgrlk-gndemi-15

Editör’den,

Türkiye’nin siyasî gündemi her zamanki gibi bu hafta da gayet yoğun. Suç örgütü lideri Sedat Peker’in kimisi bakan düzeyinde olan devlet görevlilerinin de karıştığı yasadışı veya suç teşkil eden faaliyetler hakkında yaptığı ifşaatla ilgili olarak henüz ne siyasî ne de hukukî bir adım atılmıştır. Bu, Türkiye’de devletin ‘’hukukun üstünlüğü’’ne bağlı, sorumlu ve şeffaf bir yönetim sağlamasına ilişkin yurttaş beklentilerini hüsrana uğratan son zamanlardaki en önemli siyasî gelişmedir.  

Geçtiğimiz günlerde Türkiye kamuoyunu ümitsizliğe sevk eden diğer gelişmeler arasında ikisi öne çıkıyor. Bunlardan biri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Osman Kavala hakkında verdiği ihlâl kararını uygulamaması nedeniyle, Avrupa Konseyi Bakanlar Komiesi’nin Türkiye hakkında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlâl prosedürünü başlatacağına dair 7-9 Haziran tarihli toplantısında yaptığı uyarıdır. Bu uyarı her ne kadar özel olarak Osman Kavala davası münasebetiyle yapılmış olsa da, bunun arkasında Türkiye’nin herkesçe bilinen son zamanlardaki yaygın insan hakları ihlâllerinin ve bu arada AİHM kararlarına uymama yönündeki ısrarlı tutumunun olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.

İronik olarak, tam da Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yi uyardığı sırada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı yeniden düzenlediği iddianame ile Halkların Demokrasi Partisi’ne (HDP) karşı ‘’Devletin bölünmez bütünlüğüne karşı’’ eylemleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açtı ve bu arada Partinin 450 civarındaki üyesine siyaset yasağı getirilmesini istedi. Bu dava sadece tam da Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yi uyardığı sırada açıldığı için değil; aynı zamanda, toplumun hatırı sayılır bir kesiminde karşılığı olan siyasî taleplerin bu kesimi temsil eden parti veya partilerin kapatılmasıyla ortadan kalkmayacağını Türk devlet seçkinlerinin bunca parti kapatma tecrübesine rağmen halâ öğrenememiş oldukların gösterdiği için de ironiktir. Kaldı ki,  Türk yetkililerin ‘’devlet bütünlüğü’’ kavramını anlayış biçiminin AİHM tarafından paylaşılmadığını daha önceki benzer davalar vesilesiyle biliyoruz. HDP hakkındaki kapatma talebinin dayanaklarının tamamına yakınının partililerin söz, açıklama ve beyanlarının oluşturduğu olduğu dikkate alındığında, aynısı ifade özgürlüğü bakımından da söz konusudur.

Geçen haftanın toplumumuzun gelecek perspektifi açısından ümit kırıcı olan başka bir gelişmesi de Türkiye’nin Afganistan’da üstlenmeye talip olduğu rolün gerçekleşme aşamasına yaklaştığının 14 Haziran’da Brüksel’de yapılan NATO zirvesi dolayısıyla ortaya çıkmış olmasıdır. ABD Başkanıyla varılan mutabakat gereğince, ABD’nin birliklerini çekmesinden doğan boşluğu doldurmak üzere, başta Kabil Havaalanının korunması için Türkiye yakında Afganistan’a asker sevkiyatı yapacak. Öyle anlaşılıyor ki, devlet yetkililerimiz dünyada söz sahibi ‘’emperyal’’ bir güç olma hayali uğruna, Türkiye’yi savaş benzeri bir ortama sürükleme hesabı içindedirler. Kendi halkı gitgide yoksullaşırken ülkenin kaynaklarını ‘’Afganistan cangılı’’nda heba etmek, yığınla kronik iç sorunla baş edemezken uzak diyarlarda macera aramak, Güney sınırımızda girişilen maceranın insanî ve maddî maliyetleri de ortadayken, nasıl bir akıldır?…

Sedat Peker’in İddiaları Doğrultusunda Hala Herhangi Bir Soruşturma Açılmadı

Organize suç örgütü kurmak suçlamasıyla aranan ve geçtiğimiz ay hakkında kırmızı bülten talep edilen Sedat Peker kendisinin içinde bulunduğu ve/veya bilgi sahibi olduğu birçok yasadışı faaliyete dair ifşaatta bulunmaya devam ediyor. Peker’in iddialarına muhataplarından ikna edici açıklamalar gelmediği gibi yargı makamlarınca henüz herhangi bir soruşturma da başlatılmamıştır.

Sözgelimi, Sedat Peker eski Başbakan Binalı Yıldırım’ın oğlu Erkam Yıldırım’ın yeni uyuşturucu güzergahı kurmak için Venezuela’ya gittiğini ileri sürmüş, Binali Yıldırım ise oğlunun Venezuela’ya Covid malzemeleri dağıtmak için gittiğini söylemişti.[1] Ne var ki, kısa bir süre sonra gümrük kayıtlarında herhangi bir tıbbı malzemenin olmadığı ortaya çıkmıştı. Bir başka tartışma ise İçişleri Bakanı Soylu’nun katıldığı HaberTürk yayınında Peker’den her ay 10 bin dolar maaş alan bir siyasetçi olduğunu açıklaması ile başladı. Soylu gazetecilerin ısrarlı sorularına rağmen bu siyasetçinin kim olduğunu söylememiş, bunu ancak mahkemede söyleyebileceğini söylemişti. Daha sonra yayınladığı bir videoda Peker, bu siyasetçinin AK Parti MKYK üyesi Metin Külünk olduğunu, ayrıca 10 bin dolar değil seçim dönemlerinde çanta çanta para verdiğini söyledi.[2] Bütün bu iddialara rağmen adı geçen şahıslar hakkında herhangi bir soruşturmanın henüz açılmadığını belirtmek gerekir.

Uyuşturucu ticaretinden suikast rüşvetten ihale usulsüzlüğüne adar geniş bir hukuksuzluk yelpazesinde faaliyet gösterdiği iddia edilen kişi ve gruplara yönelik olarak herhangi bir savcının henüz resen soruşturma açmamış olması Türkiye’de yargı bağımsızlığının geldiği durumu özetlemektedir. Öte yandanAK Parti, kamuoyunda büyük ilgiyle izlenen bu iddiaları, pekala kendi gündemini meşgul etmesine rağmen, verimli bir politik tartışmanın konusu yapmaktan uzak durmayı tercih ediyor. Dahası, muhalefet partilerini suç örgütleriyle iş tutmak ile itham ediyor. Erdoğan, AK Parti’nin TBMM’deki grup toplantısında muhalefet partilerini hedef alarak “Şimdi de suç örgütlerine bel bağladılar. FETÖ’den PKK’ya organize suç örgütlerine kadar tüm yeminli millet düşmanlarının iftiralarını Meclis kürsüsüne taşımakta ısrar edenleri gördükçe üzülüyoruz. Onlarla kaybedecek vaktimiz yok, yapacak işimiz çok. AK Parti’nin kirli senaryolara çekilmesini asla kabul edemeyiz” ifadelerini kullandı.[3] Belirtmek gerekir ki, demokrasilerde muhalefet partileri iktidara hesap sorar, onu şeffaf olmaya zorlar ve kamuoyuna malolmuş konuları siyasi gündeme taşır. Dolayısıyla, iktidarın yapması gereken Peker’in iddialarını görmezden gelmek veya yargı makamlarını eylemsizliğe zorlamak değil, iddiaların bağımsız bir biçimde soruşturulması için gerekli siyasal iradeyi ortaya koymaktır.

HDP’ye Kapatma Davası

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Halkların Demokrasi Partisi’nin kapatılması istemini içeren iddianameyi 7 Haziran 2021 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne sunduğunu açıkladı. Daha önce sunulan iddianameyi Anayasa Mahkemesi, iddianamede “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne” aykırı olduğu ileri sürülen, ancak soruşturma ve kovuşturma konusu olması dışında bir gerekçeye yer verilmediği, parti üyeleri hakkında açılan dava ve soruşturmaların sıralanmasının Anayasa Mahkemesi’ne hangi eylemler dolayısıyla partinin devletin bölünmez bütünlüğüne aykırı odak haline geldiğini değerlendirme olanağı sunmadığı gerekçesiyle iade etmişti.[4] Başsavcılık yeniden düzenlediği iddianameyi Anayasa Mahkemesi’ne sunarken 451 kişi hakkında siyaset yasağı talep edildiğini ayrıca partinin hesaplarına tedbir konulmasının da talep edildiğini açıkladı.[5] Bundan sonraki süreçte Anayasa Mahkemesi önce iddianamenin kabulüne ilişkin ilk incelemesini yapacak, iddianamenin kabulüne karar verirse davanın esasının incelenmesine geçilecektir. AYM tedbir talebini davanın her aşamasında değerlendirebilir.

Davanın esasına geçilmesi halinde partinin usul ve esasa ilişkin savunmaları alınacak bu savunmaya karşı başsavcılığın beyanları da alındıktan sonra parti sözlü savunmasını yapacaktır. Ayrıca hakkında siyaset yasağı talep edilenler kendi yazılı savunmalarını da Mahkeme’ye sunabileceklerdir. Dava sonunda AYM partinin bölücü eylemlerin odağı haline geldiğine karar verirse partinin temelli kapatılmasına karar verebileceği gibi eylemlerin ağırlığına göre Devlet yardımından kısmen ya da tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilecektir. Ancak AYM bu kararları toplantıya katılan üyelerin üçte iki oy çokluğuyla (10) karar verebilir. Partinin temelli kapatılmasına karar verilmesi halinde eylem ve sözleri nedeniyle partinin kapatılmasına neden olan kişiler beş yıl boyunca siyaset yasağına tabi tutulacaklardır.

AYM’nin mevcut üye kompozisyonu dikkate alındığında partinin kapatılması ya da yaptırıma tabi tutulması için gerekli çoğunluğu sağlamanın zor olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak iddianamede kapatma nedeni olarak gösterilen eylem ve sözlerin büyük çoğunluğunun barış sürecinde yapılan konuşmalar olduğu ve siyasi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceği anlaşılmaktadır.  AİHM’in Selahattin Demirtaş (2) kararında benzer iddialar incelenmiş ve AİHM tarafından ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmiştir. 

Kapatma davası iktidar ortakları tarafından memnuniyetle karşılanmış ve MHP Genel Başkanı Bahçeli HDP’nin kapatılmasının AYM’nin namus borcu olduğunu söylemiştir.[6] HDP yöneticileri ise yeni iddianamenin verilme tarihinin kasıtlı olarak seçildiğini iddia ederek 7 Haziran 2015 seçimlerinde partinin elde ettiği başarı ile AKP’nin parlamento çoğunluğunu kaybetmesine neden olduğunu hatırlatarak davanın intikam amaçlı olduğunu ileri sürmüşlerdir.[7]

Davanın yeniden açılması ile erken seçim spekülasyonları gündeme gelmektedir. HDP’ye kapatma davasının ve verilecek kararın seçim sonuçları üzerinde nasıl bir etkisinin olacağını öngörmek zor olmakla birlikte, yargısal süreçlerin, seçim hesaplarına konu olması yargıya ve hukuk devletine güveni ağır derecede zedelemektedir. 

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Kavala Davasında İhlal Prosedürünü Başlatma Uyarısında Bulundu

Avrupa Konseyi, Bakanlar Komitesi, AİHM kararlarının uygulanmasının izlenmesi kapsamında 7-9 Haziran 2021 tarihli toplantısında Osman Kavala hakkında AİHM tarafından verilen ihlal kararının uygulanmasına ilişkin durumu incelemiştir. Komite, AİHM’in Kavala’nın hukuka aykırı bir şekilde tutuklandığını ve tutuklamanın bir sivil toplum destekçisi olarak Kavala’nın susturulmasını amaçladığını tespit ettiğini hatırlatarak Kavala’nın ceza adaleti sisteminin kötüye kullanılmasını teşkil eden yargılamalar yoluyla keyfi bir şekilde tutukluluk halinin sürdürülmesinin Türkiye’nin Sözleşme’nin 46/1 maddesi kapsamındaki Mahkeme kararına uyma yükümlülüğünün açık bir ihlalini teşkil ettiğinin altını çizmiş ve bu durumun bir hukuk devletinde kabul edilemez olduğunu belirtmiştir. Kavala’nın serbest bırakılmaması halinde, gerektiğinde Sözleşme’nin 46/4 maddesi kapsamındaki ihlal prosedürü de dahil olmak üzere, Konsey’in elindeki tüm araçlarla kararın uygulanmasını sağlama konusundaki kararlılığını teyit etmiştir.[8] Daha önce sadece bir kez Azerbaycan aleyhine kullanılan ihlal prosedürünün böylece Türkiye aleyhine kullanılması gündeme gelmiştir. Bu durum Türkiye’nin insan hakları karnesinin giderek kötüleştiğinin en somut göstergelerinden birisidir. 

Doları kim yükseltiyor?

Geçtiğimiz günlerde tiyatro sanatçısı ve siyasetçi Levent Üzümcü Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) dolar spekülasyonu yaptığı iddiasıyla mahkeme tarafından ifadeye çağrıldı. Levent Üzümcü’nün attığı tweet şöyle: “3 yıl önce attığım bir tweet nedeniyle mâlî şubeye ifadeye çağırıldım. Sermaye piyasası şeysi [Sermaye piyasası kurulundan bahsediyor] spekülasyon yapmak suretiyle doların fiyatını yükselttiğim gerekçesiyle benden şikâyetçi olmuş. O zaman dolar 6 kûsûr liraymış… meğer başımıza gelenlerin sorumlusu benmişim.” [9] Sermaye Piyasası Kurulu Türkiye’deki tüm sermaye piyasalarının etkin işleyişini sağlamakla görevli olan, bu alanda faaliyet gösterenleri denetleyen, faaliyet göstermek isteyenlere gerekli izinleri veren bir üst kuruldur. Görev tanımı ve fonksiyonları itibariyle çok önemli bir görevi üstlenmektedir. Fakat Türkiye’de uzun zamandır yaşanan birçok kurumda olduğu gibi SPK’da da yozlaşma emareleri kendini gösteriyor. Çok büyük işlemlere ve işlere bakmadan sadece Levent Üzümcü’nün başına gelen olaya bakmamız yeterli. SPK tabii piyasa bozucu eylemler yapanlar hakkında çeşitli aksiyonlar almalıdır. Serbest piyasanın sorunsuz işlemesi için çeşitli zamanlarda bir kural setine ihtiyaç duyduğu açıktır. Bu kural seti de kanunlar ve üst kurulların kararlarından oluşur. Fakat kural setinin dışında çok önemli bir şeye daha ihtiyaç var, o da kuralların herkes için eşit olarak uygulanması. Herkesin hukuk önünde, kanun önünde eşit olması demokrasinin ve hukukun üstünlüğü ilkesinin vazgeçilmez tamamlayıcısıdır.

2018 yılında Türkiye’nin yaşadığı kur şoku sırasında umutsuzluklarını, hayal kırıklıklarını, eleştirilerini dile getiren birçok vatandaşa soruşturma açılmıştı. Bu konudan daha önceki bültenlerimizde de bahsetmiştik. Levent Üzümcü’nün de başına gelen buna benzer bir durum. Bu ve benzeri soruşturmalar insanların bir şeyleri düzeltmek için ellerindeki neredeyse tek imkan olan şeyi, yani hükümeti eleştirme imkanını ortadan kaldırmayı ve göz korkutmayı amaçlıyor.

Burada çok önemli bir soru karşımıza çıkıyor. Türkiye’de ekonomistlerce hatta vatandaşlar arasında da çok konuşulan bir konu var: Faiz. Faiz konusunda, görev alanı içinde olmamasına rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan ara ara demeçler veriyor. Faizin enflasyona sebep olacağını söylüyor. Bu görüşün aslında Türkiye için hiçbir temel ekonomik gerçekle uyuşmadığı sıklıkla dile getirdiğimiz bir şey. Fakat burada Levent Üzümcü’nün başına gelenle bağlantı kuracağımız nokta önemli. Erdoğan’ın faiz konusunda yaptığı her açıklamadan sonra dolarda çok hızlı bir yükseliş görüyoruz. Piyasanın kısa vadeli tüm analitiğini bozan dolayısıyla piyasa bozucu eylem haline gelen bu söylemlere ilişkin SPK’nın hiçbir şekilde bir işlem başlattığını görmüyoruz. Demokratik standartları sahip bir ülkede elindeki kamu gücünü piyasa bozucu eylemler yapmak için kullanan insanların hepsine ciddi yaptırımlar getirilir. Türkiye’de ise kamu otoritelerinin gücü yalnızca elinde çok kısıtlı araçlar bulunan vatandaşlara yetiyor.

Türkiye’deki adalet anlayışının nasıl çarpık bir şekilde yol aldığı bültenlerimizde sıkça işlenen bir konu. Bu durum özelinde sıklıkla aynı şey yaşanıyor. Son olarak 1 Haziran tarihinde hükümete yakın gazetecilerin çanak sorularını yanıtlayan Erdoğan bir ara planının dışına çıkarak yine faizle ilgili açıklamalarda bulundu. Bu açıklamayı yaptığı anda 8,50 civarında olan dolar TL kuru 8.88’e çıktı.[10] Ne Levent Üzümcü ne bir başka siyasetçi kurlarda bu kadar hızlı bir oynaklık yaratma gücüne sahip. Ama Türkiye’de yaşayan çok fazla kişi SPK tarafından doları speküle etmekle suçlanıyor. Oysa ki Levent Üzümcü’ye ve diğer vatandaşlara isnat edilen suçu Cumhurbaşkanı Erdoğan sıklıkla işliyor. Demokratik standartların altına o kadar fazla düştük ki insan bazı şeylere şaşırmıyor artık. Umarım bu şaşırma duygumuzu da kaybetmeyiz.


[1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-57221930

[2] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-57369025

[3] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/erdogandan-sedat-peker-aciklamasi-kaybedecek-zamanimiz-yok-1843029

[4] AYM, (Siyasi Parti Kapatma) E.2021/1, K.2021/1, 31/03/2021. (https://siyasipartikararlar.anayasa.gov.tr/SP/2021/1/1)

[5] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-57388318

[6] https://www.yenisafak.com/gundem/devlet-bahceli-hdpnin-kapatilmasi-namus-borcudur-3637208

[7] https://twitter.com/mithatsancarr/status/1401956622667235328

[8] https://search.coe.int/cm/Pages/result_details.aspx?ObjectID=0900001680a2c10e

[9] https://twitter.com/LeventUzumcu/status/1403315691378388998?s=20

[10] https://tr.tradingview.com/chart/?symbol=FX%3AUSDTRY (1 Haziran 23.00-23.30 arasındaki hareket Erdoğan’ın açıklmasından dolayı yaşandı)

Önceki İçerikTürkiye’de Hükümet Sistemi ve Siyasi Rejim için Yeni Bir Perspektif
Sonraki İçerikKamu Siyasaları ve Özgürlükler Covid-19 Aşılama Siyasaları Örneği