“Hükümetin, salgınla mücadelede ne ölçüde etkili olacağı sorusunu tatmin edici bir biçimde yanıtlamadan içki satışını tamamen yasaklaması, geçtiğimiz yıllarda alkollü ürünlere yönelik getirilen ağır vergiler ve önlemlerle birlikte düşünüldüğünde, kamuoyunda haklı bir “hayat tarzına müdahale” kaygısına neden olmaktadır.”


Özgürlük Araştırmaları olarak Freedom House desteğiyle hazırladığımız ‘Özgürlük Gündemi’nin on ikinci sayısı çıktı!

Aşağıdaki linke tıklayarak Özgürlük Gündemi’nin 12. sayısına ulaşabilirsiniz.

https://bit.ly/3vJSRas

Hükümet Salgınla Mücadele Gerekçesiyle İçki Satışlarına Yönelik Kısıtlamalar Getiriyor

Türkiye’de 29 Nisan-19 Mayıs arasında uygulanacak olan tam kapanma önlemleri çerçevesinde tekel bayilerin istisnalar arasında sayılmadığından kapalı olacağı ve bunun, kısıtlamanın marketlerdeki içki satışlarını da kapsadığı varsayımından hareketle ülke genelinde tam kapanma süresi boyunca hiçbir şekilde içki satışı yapılmayacağı haberleri sosyal medyada dolaşıma girdi. Ne var ki, İçişleri Bakanlığı’nın 81 il valiliğine gönderdiği Tam Kapanma Tedbirleri Genelgesi’nde kapanma kapsamında içki satışlarına yönelik herhangi bir kısıtlama bulunmuyordu. Buna karşın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bu kısıtlamanın hafta sonları uygulanan içki satış kısıtlamalarından herhangi bir farkı olmadığını, kuralın aynı olup yalnızca kısıtlama süresinin uzun olduğunu belirtti. Herhangi bir yasal dayanak olmaksızın salık verilen kısıtlamalar kamuoyundan, hukukçulardan ve sivil toplum kuruluşlarından büyük tepki gördü. Yasal dayanak olmaması nedeniyle tam kapanmanın ilk gününde ülkenin çeşitli yerlerinde alkollü içki satışları devam etti. Türkiye Tekel Bayileri Platformu Başkanı Özgür Aybaş ise 30 Nisan Cuma günü fiili yasağın kalktığını dile getirdi.

Kamuoyundan ve sektörden gelen itirazlara rağmen hükümet içki satışlarını kısıtlamaya kararlı gözüküyor. İçişleri Bakanlığı “Kısıtlamalarla ilgili açıklamalarımız; resmi olarak Bakanlığımızca, İl Hıfzıssıhha Kurulu kararları, Valilikler tarafından ilgili kurumlarla ve kamuoyu ile paylaşılmaktadır” ifadelerini kullanarak, ekseriyetle sözlü olarak dile getirilen kısıtlamaların Valilikler ve İl Hıfzıssıhha Kurulu kararları tarafından karara bağlanabileceğini ima etti. Nitekim Antalya Valiliği 30 Nisan Cuma gecesi yayınladığı İl Hıfzıssıhha Kurulu kararıyla il genelinde tekel büfelerin kapalı tutulacağını ve market, bakkal, büfe gibi yerlerde alkol ürünü satılmayacağını duyurdu. Ayrıca karara uymayan kişilerin, Türk Ceza Kanunu 195.maddesinde yer alan “… yetkili makamlarca alınan tedbirlere uymayan kişi, iki aydan bir yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır” ibaresi uyarınca, haklarında gerekli adli işlemler için adli makamlara bildirileceği belirtildi. Daha sonraki günlerde birçok ilde valilikler benzer yasaklama kararları aldılar.

Hükümetin herhangi bir yasaya dayanmaksızın idari kararlarla içki satışlarını yasaklaması hukuk dışıdır. Kolluk kuvvetlerinin içki satışı yapan yerlere ceza kesme girişimleri ise kanunsuz emir kapsamındadır. Ayrıca, idare hukukçusu Metin Günday’ın da belirttiği gibi, içki satışlarının yasayla da olsa tamamen yasaklanması “ölçülülük ilkesine” ve Anayasa’nın 13. Maddesine aykırılık içerecektir. Öte yandan, hükümetin, salgınla mücadelede ne ölçüde etkili olacağı sorusunu tatmin edici bir biçimde yanıtlamadan içki satışını tamamen yasaklaması, geçtiğimiz yıllarda alkollü ürünlere yönelik getirilen ağır vergiler ve önlemlerle birlikte düşünüldüğünde, kamuoyunda haklı bir “hayat tarzına müdahale” kaygısına neden olmaktadır.

Güvenlik Soruşturması Kanunu Yürürlüğe Girdi

OHAL döneminde OHAL KHK’ları ile getirilen güvenlik soruşturmasına ilişkin hükümler Anayasa Mahkemesi tarafından iki kez iptal edildikten sonra hükümetin birkaç kez parlamento gündemine getirme teşebbüsünde bulunduğu Güvenlik Soruşturması Kanunu, maddelerine geçilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda yapılan oylamada yeterli desteği alamayarak reddedilmesine rağmen 17 Nisan 2021 tarihli Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi. 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanuna ilişkin 220 sıra sayılı teklif, TBMM Genel Kurulunun 31.03.2021 tarihli 66. Birleşiminde görüşülmüş ve Teklifin maddelerine geçilmesine ilişkin oylamada yeterli kabul oyunu alamamıştır. TBMM İçtüzüğüne göre maddelerin görüşülmesi kabul edilmeyen teklifler reddedilmiş sayılır. Yine İçtüzüğün 76. maddesine göre reddedilen bir teklifin aynı yasama döneminde tekrar getirilebilmesi için en az bir takvim yılı geçmesi gerekmektedir. Buna rağmen TBMM Başkanlık Divanı 1 Nisan 2021 günü toplanarak muhalefet partilerinin itirazına rağmen teklifi görüşmelerine devam etme kararı almış ve teklif iktidar milletvekillerinin oylarıyla kabul edilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi Güvenlik Soruşturması Kanunu’nun yok hükmünde olduğu, eylemli içtüzük değişikliği teşkil ettiği ve şekil bakımından Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine başvurmuştur. 

Kanunun esası bakımından da önemli belirsizlikler içerdiği, keyfi uygulamalara ve ayrımcılığa yol açacağı gerekçesiyle eleştirilmektedir. Hangi personelin soruşturmaya tabi tutulacağı konusunda kanunda “milli güvenlik açısından stratejik önemi haiz birim, proje, tesis, hizmetlerde… istihdam edilenler” gibi bazı muğlak ibarelerin yer aldığı Kanunda soruşturulacak hususlar bakımından da “Yabancı devlet kurumları ve yabancılarla ilişiği; Terör örgütleri veya suç işlemek amacıyla kurulan örgütlerle eylem birliği, irtibat ve iltisak içinde olup olmadığı” şeklinde kapsamı belirsiz kurallara yer verilmiştir. Bu haliyle Güvenlik Soruşturması Kanunu kişilerin kamu hizmetine girme hakkı açısından keyfi uygulamaları önlemekten uzak görünmektedir. 

TBMM, Hakimler ve Savcılar Kuruluna Yedi Üye Seçecek

2017 yılında 16 Nisan Referandumu ile kabul edilen anayasa değişikliği ile yapısı değiştirilen Hakimler ve Savcılar Kurulunun üyelerinin görev süresi Haziran ayında dolacak ve yeni üyelerin seçim süreci başladı. 13 üyeli HSK üyelerinden yedisini Türkiye Büyük Millet Meclisi seçecek. Geriye kalan altı üyenin ikisi (Adalet Bakanı ve Yardımcısı) doğal üye, dördünü ise Cumhurbaşkanı doğrudan seçecek. TBMM’nin seçeceği yelerden üçü Yargıtay, biri Danıştay üyeleri arasından üçü ise öğretim üyeleri ve avukatlar arasından seçilecek. Anayasanın 159. maddesine göre üye seçilebilmek için TBMM üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun (360) oyu gerekiyor. Mevcut durumda Cumhur İttifakı partilerinin TBMM’de bu çoğunluğu bulunmuyor. Eğer partiler aralarında uzlaşamazlarsa üyeler en çok oy alan iki aday arasında kura çekmek suretiyle belirlenecek. TBMM, 22 Nisan 2021 tarihine kadar adayların başvurularını kabul etti. Basına yansıyan haberlere göre yedi üyelik için 118 başvuru yapıldı. Bu adayların içinde 51 Yargıtay üyesi, 10 Danıştay üyesi, 14 öğretim üyesi ve 43 avukat bulunuyor. Adayların durumu önce Adalet ve Anayasa Karma Komisyonu tarafından incelenecek ve uygun adaylar Genel Kurul oylamasına sunulacak. Karma Komisyon ilk toplantısını yaparak dört milletvekilinden oluşan bir alt komisyon oluşturdu. Ancak TBMM, adayların seçiminde uyulacak kuralları ve seçim kriterlerini kamuoyuna açıklamış değil. Dolayısıyla adaylar da seçimin hangi ölçütlere göre yapılacağı konusunda öngörülemezlik ile karşı karşıyalar. Bu nedenle başvuru yapan adayların başvurucu dilekçelerinde yargıç bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile bağdaşmayacak şekilde partizan referanslara yer verdiği yönünde haberler yer alıyor. Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının güvencesi olması gereken bir kurulun üyelerinin seçiminde şeffaflığa ve objektif ölçütlere uyulması hayati bir önem taşımaktadır.  

Enflasyon ve Refah Kaybı

TÜİK 3 Mayıs’ta hem üretici hem tüketici enflasyonu rakamlarını ve Üretici Fiyatları Endeksi’ni (ÜFE) ve Tüketici Fiyatları Endeksi’ni (TÜFE) açıkladı. TÜİK’e göre Nisan 2021 için TÜFE bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 17,14 oranında arttı, bir önceki aya göre artış ise yüzde 1,68 olarak gerçekleşti. Tüketici enflasyonu noktasında en çok göze çarpan ise sağlık harcamaları oldu. Vatandaşların sağlık giderleri için yaşadığı enflasyon geçen yılın aynı ayına göre hesaplandığında yüzde 18,27 olarak kayıtlara geçti. Pandemi döneminde sağlık ürün ve hizmetlerinin yaşadığı fiyat artışının insanların bütçelerini daha da zorlayacağı görünmektedir. 

ÜFE’de ise çok daha ciddi oranda artışlar görüldü. Üretici enflasyonu bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 35,17 artarken, artış oranı bir önceki aya göre yüzde 4,34 oldu. Üretici enflasyonu artışında ise dikkat edilmesi gereken iki kalem oldu. Enerji fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 38,64 olurken ara malı fiyatlarındaki yıllık artış ise tam yüzde 42,59 oldu. Bu iki kalemin imalat sektöründe yarattığı maliyet düşünüldüğünde bu fiyat artışlarının önümüzdeki aylarda tüketici fiyatlarına da yansıyacağını öngörebiliriz. 

Elimizdeki rakamların nedenleri ve sonuçları üzerine düşünmemiz gereken birkaç şey var. Üretici fiyatlarında görüldüğü üzere geçtiğimiz bir yıl içinde sektörlerin üretim yapmak için kullandığı ürün ve hizmetlerin birçoğu çok büyük artışlar yaşamış. Bu artışların en önemli sebeplerinden biri Türkiye’nin yaşadığı kur şoku olarak karşımıza çıkıyor. Şu an sadece üretici enflasyonu artmış gibi görünse de çok kısa süre içinde tüketici üzerinde de etkileri görülecek. Yabancı paraların Türk Lirası karşısında değer kazanması halihazırda tüketicelere ithal ürünlerin temini ile ilgili sorunlar yaratıyordu. Buna doğal olarak Türkiye’de üretilen mallarda yaşanan fiyat artışları da eşlik ediyor ve edecek gibi görünüyor. Tüm bunlar vatandaşların refahını düşürücü etkiler olarak karşımıza çıkıyor. 

Peki, burada bizim yaşadığımız sorunların ne kadarında devleti yönetenlerin etkisi var sorusunu iyi cevaplamak lazım. Çünkü bu sorunun cevabını esasen “Hükümet vatandaşın refahını düşürüyor mu?” sorusunun da cevabı olacak. Sanırım bu soruya “evet” cevabı verebiliriz. Çünkü yaşadığımız kur şoklarının kaynakları hükümetin kurumlar üzerindeki yetkilerini genellikle hoyratça kullanması olarak karşımıza çıkıyor. Gerek Berat Albayrak döneminde yaşanan “Yeni Ekonomi Planı” faciaları, gerek doların değerini çok yanlış bir şekilde sabit tutabilmek için satılan 128 milyar dolarlık Merkez Bankası rezervi, gerekse yapılan tüm yanlış atamalar ve uygulamalar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının refahını düşürmede aktif olarak rol oynuyor. Halbuki demokratik sistem içerisinde yol alan hiçbir hükümet bu kadar büyük yanlışı bu kadar kısa sürede yapamazdı. Şu sıralar yine Merkez Bankasının bu enflasyona ve döviz fiyatlarına rağmen faizleri düşürmek için fırsat kolladığına tanık oluyoruz. Yine sorunların sebeplerini kalıcı olarak ortadan kaldırmak yerine onları halı altına süpürmekle uğraşıyoruz. 

Önceki İçerik2020 Uluslararasi Mülkiyet Haklari Endeksi
Sonraki İçerikÖzgürlük Gündemi Sayi 13