Editör’den,

Son günlerde siyasî gündemin en önemli başlığını Kürt sorununda yeniden barışçı çözüm ihtimalinin belirmesi oluşturmaktadır. Kürt siyasî hareketinin yasama organındaki temsilcisi olan ‘’Hakların Demokrasi Partisi’’ne (HDP) mensup bir milletvekilinin Kürt sorununun demokratik çözümünün asıl muhatabının İmralı (Abdullah Öcalan) olduğunu belirten açıklaması iktidar ve muhalefet cenahlarının katıldıkları bir tartışmayı tetikledi. Ana muhalefet partisi CHP bu tartışmaya sorunun çözüm yerinin parlamento olduğu ve HDP’nin de bu sürece dâhil olmasının normal olduğu yolundaki açıklamasıyla katıldı. HDP adına daha sonra yapılan CHP’ninkiyle aşağı yukarı aynı doğrultudaki yeni bir açıklamada da, ‘’diğer dinamikler’’in de ihmal edilmemesi şartıyla çözüm yerinin Millet Meclisi olduğunun vurgulandığı görüldü. Muhtemelen, ‘’diğer dinamikler’’den kast edilen, ‘’İmralı’’ ve ‘’Kandil’’ (PKK) idi.

Ancak iktidar kanadının bunlara gösterdiği tepki oluşmuş olan nispeten ümitvar havayı bir ölçüde bozmuş görünüyor. Nitekim, AKP’nin iktidar ortağı MHP’nin genel başkanı Kürt sorununun varlığını kategorik olarak reddeden sert bir açıklama yaptı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise bir yandan –adeta ortağına teminat vermek istercesine- ‘’böyle bir sorun olmadığı’’nı söylerken, öbür yandan bu sorunu ‘’birlik, beraberlik ve kardeşlik’’ anlayışıyla çözeceklerini belirtme ihtiyacı duydu. Erdoğan’ın bunu belirtmeye ihtiyaç duymasının, partisinin ve müstakbel cumhurbaşkanı adayı olarak kendisinin içinde bulunduğu kritik siyasî durumla yakından ilgili olduğunun herkes farkında. Yani, iktidar blokunun muhtemel bir erken seçimde yasama organında çoğunluğu elde edebilmesi ve Erdoğan’ın tekrar Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için kaybettiği Kürt oylarını yeniden kazanmaya ihtiyacı var.  

Ne var ki, çözüm konusunda oldukça istekli görünen HDP’lilerin, Erdoğan’ın Kürt sorununu gerçekten çözmek yerine, sadece partisinin işaret ettiğimiz konjonktürel ihtiyacını karşılama peşinde olduğunun ne kadar bilincinde oldukları açık değil. Kaldı ki, AKP bu konuda samimi olsa bile, onun sahici bir barışçı-demokratik çözümün bütün gereklerini yerine getirmeye hazır olduğu şüphelidir. Daha büyük mesele ise, böyle bir çözümü ‘’Türk devleti’’ne ve iktidar ortağı MHP’ye kabul ettirmenin hemen hemen imkânsız olduğu gerçeğidir.

Siyasette son günlerde öne çıkan başlıklardan biri de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir sosyal tesiste içki satılmasının muhafazakâr kesimlerde yarattığı tepki ve bunun yarattığı tartışmadır. Meselenin önemi, Türkiye’nin özel şartlarında alkollü içki meselesinin farklı ideolojik-siyasî grupların hayat tarzları bakımından ifade ettiği sembolizmden kaynaklanmaktadır. AKP iktidarı alkollü içecekleri bütün kamusal ortamlardan cebren sürgün etmekle yetinmeyip fahiş vergilerin de yardımıyla içkili sosyalliği sivil hayat alanından da silmek suretiyle son yirmi yılda –İstanbul söz konusu olduğunda neredeyse 3o yılda- muhafazakâr hayat standartlarını toplumsal alana hâkim kıldı. Öyle görünüyor ki, AKP’liler bu muhafazakâr standartları hem kendi ideolojilerinden yana kazanılmış bir hak olarak, hem de geleceğin de olağan sivil pratiği olarak görmektedirler.

Bu arada, Anayasa Mahkemesi art arda verdiği kararlarla işkence ve kötü muamelenin son yıllarda AKP-MHP iktidarının olağan pratiği haline geldiğini teyit etmeye devam ediyor. Geçen Bülten’de ayrıntısını verdiğimiz örnekten sonra, yüksek mahkeme bu sefer de gözaltına alınan bir öğretmene işkence yapıldığına ilişkin iddiaların etkili bir şekilde soruşturulmadığına karar verdi. Ne acı bir ironidir ki, bütün bunlar Avrupa Konseyi’nin Türkiye hakkında Sözleşme’nin öngördüğü ‘’ihlâl prosedürü’’nü başlatma hazırlığı içindeyken yapılmaya devam etmektedir. 

Bir sonraki Bülten’de buluşmak üzere.

İBB’ye Ait Tesislerde İçki Satışı Yapılması Tartışma Yarattı

Hayat tarzı ile ilgili tartışmalar Türkiye’nin güncel-politik gündeminden düşmüyor. Sıradan bir olay, uzlaşması neredeyse imkânsız ve genellikle yapıcı olmayan bir eksende hayat tarzı tartışmasına dönüşüyor. Yakın zamanda bu tartışma İstanbul’da İBB’ye ait bir sosyal tesiste içki satışı yapılmasını takiben tekrar alevlendi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Müze Gazhane tesislerinde bir Jazz konseri gerçekleştirildi. Bir bira markasının sponsor olduğu bu konserde içki satışı yapıldı. İnsanların içki aldığını gösteren fotoğraflar sosyal medyada yayıldığında özellikle hükümete yakın çevreler İBB’nin alkolü teşvik ettiğini, kamuya açık yerlerde bunu yapmaması gerektiğini ileri sürdüler. Hükümete yakın haber kanalları da bu durumu “İBB’ye ait tesislerde 27 yıl sonra içki satışı!” başlığıyla haberleştirdiler.[1] AKP MKYK üyesi Mücahit Birinci ise konunun yaşam tarzı ile ilgili olmadığını, kamu idaresi eliyle alkol satışı yapmanın alkolü teşvik etmek olduğunu ve alkolizm ile mücadele etmek açısından yapılanın doğru olmadığını, dolayısıyla Anayasanın 58. maddesine aykırı olduğunu ileri sürdü.[2]

Belirtmek gerekir ki, Anayasanın 58. maddesinde geçen devletin gençleri alkol düşkünlüğünden korumak için gereken tedbirleri alması gerektiği ifadesi kamu kurumlarına ait işletme ve tesislerde içki satışını yasaklanması olarak geniş bir biçimde yorumlanamaz. Dolayısıyla, İBB’nin tutumunu alkolizmi teşvik etmek olarak değerlendirmek mümkün değildir.

Daha pratik bir açıdan baktığımızda ise Türkiye’de alkolizmin yaygın bir sorun olmadığı söylenebilir. Özgürlük Araştırmaları Derneği’nin bir projesi olan Devletin Alkol Politikalarını İzleme Platformu’nun açıkladığı gibi, Türkiye kişi başı içki tüketiminde Avrupa’da son sırada yer alıyor ve dünyanın en az içki tüketen ülkelerinden birisidir. Böyle bir olgu ile karşı karşıya iken, AKP hükümetinin son yıllarda içki satışına yönelik getirdiği kısıtlamalar ve ağır vergiler Türkiye’de alkolizmle değil alkolle mücadele edildiğini göstermektedir.[3]

Avrupa Konseyinden Türkiye’ye Çağrı: “AİHM Kararlarını Uygula”

Avrupa Konseyi, Bakanlar Komitesi 14-16 Eylül tarihleri arasında yaptığı 1411. toplantısında AİHM’in Osman Kavala[4] ve Selahattin Demirtaş[5] ile ilgili vermiş olduğu ihlal kararlarının uygulanmasını gözden geçirdi. Komite, her iki başvuruda da AİHM’in başvurucuların tutuklanmasının hukuka aykırı olduğuna karar verdiğini hatırlatarak, kararların yerine getirilmesi için başvurucuların tahliye edilmeleri gerektiğini vurguladı. Kavala başvurusu ile ilgili olarak, 30 Kasım 2021 tarihine kadar başvurucunun tahliye edilmemesi halinde 30 Kasım-2 Aralık 2021 tarihlerinde yapacağı 1419. toplantısında Sözleşmenin 46. maddesinde öngörülen ihlâl prosedürünü başlatmaya karar verme niyetinde olduğunu hükûmete bildirmeye karar verdi. Eğer Kavala 30 Kasım 2021 tarihine kadar tahliye edilmezse, Avrupa Konseyi tarihinde ikinci defa ihlâl prosedürünü işletme kararı almış olacak. İhlal prosedürünün işletilmesi, Türkiye’nin Avrupa Konseyi ile ilişkilerinde zorluklara neden olabileceği gibi Avrupa ülkeleriyle ikili ilişkilerini de zedeleyecektir.

Demirtaş başvurusu ile ilgili olarak Komite, AİHM’in başvurucunun siyasi ifade özgürlüğüne yönelik ihlal tespitinin merkezinde geçici anayasa değişikliği ile başvurucunun dokunulmazlığının kaldırılmasının bulunduğunu hatırlatarak Anayasanın 83/2. maddesine ilişkin geçici değişikliğinin tüm sonuçlarının ortadan kaldırılması gerektiğini vurguladı. Bu çerçevede Komite, başvurucunun derhal tahliye edilmesi, hakkında İstanbul Ağır Ceza Mahkemesince verilen mahkûmiyet hükmünün kaldırılması ve Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi önünde derdest olan davanın düşürülmesi çağrısında bulundu. Komite ayrıca hükümetin 30 Eylül 2021 tarihine kadar genel önlemlerle ilgili eylem planını sunmasını istedi.

Anayasa Mahkemesi 15 Temmuz’dan Sonra Gözaltına Alınan Bir Öğretmenin İşkence İddialarının Etkili Bir Şekilde Soruşturulmadığına Karar Verdi

Anayasa Mahkemesi, 15 Mayıs 2021 tarihli Eyüp Birinci başvurusuna ilişkin davada başvurucunun gözaltında tutulduğu sırada işkenceye uğradığı yönündeki iddialarının yeterince incelenmediğine ve Anayasanın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının usul yönünden ihlal edildiğine karar verdi.[6] Başvurucu 24.07.2016 tarihinde gözaltına alınmış, 28.07.2016 tarihinde yapılan muayenesinde boynunda morluk, karın ağrısı şikâyeti ile hastaneye sevk edilmiştir. Hastanede karın bölgesinden operasyon geçiren başvurucu 19.08.2016 tarihinde tutuklanmıştır. Başvurucunun eşi 02.08.2016 tarihinde eşinin on gündür gözaltında olduğunu, nerede tutulduğunu bilmediğini ve haber alamadığını, hastaneye sevk edildiği yönünde duyum aldığını ancak sağlık durumu hakkında bilgi verilmediği gerekçesiyle savcılığa suç duyurusunda bulunmuştur. Savcılık soruşturma başlatmıştır. Kolluk tarafından başvurucunun 28.07.2016 tarihinde ifade işlemi sonrası nezarethaneye inerken merdivenden yuvarlandığı yönündeki açıklamasına ve başvurucuyu muayene eden doktorların ifadelerine istinaden savcılık takipsizlik kararı vermiştir.

Anayasa Mahkemesi, yaptığı inceleme sonucu, başvurucunun gözaltına alındığı sırada herhangi bir darp ve cebir izi bulunmadığını, ancak gözaltındayken vücudunda morluklar ve karnında şişlik ve ağrı oluştuğu, bu nedenle operasyon geçirdiği konusunda ihtilâf olmadığını tespit etmiştir. Bu yaralanmaların nasıl gerçekleştiğini ortaya çıkarmak üzere etkili bir soruşturma yapılıp yapılmadığına ilişkin olarak Mahkeme, şu eksiklikleri tespit etmiştir: sorguya katılan hiçbir polis memurunun ifadesi alınmamıştır; başvurucu nezarethanede on kişi ile birlikte kalmasına rağmen bu kişilerin hiçbirinin ifadesi alınmamıştır; kolluktan istenen nezarethane görüntüleri hakkında herhangi bir cevap verilmemesine rağmen görüntüleri elde etmek için bir çaba gösterilmemiştir; Adli Tıp Kurumu raporunda başvurucunun boyun ve yüzünde meydana gelen yaralanmaların düşme sonucu mu yoksa künt cisimle vurma sonucu mu olduğu konusunda ayrım yapılamadığı, karın bölgesinde meydana gelen yaralanmanın basit düşme ile oluşmasının mümkün olmadığı, ancak çok yüksekten ve künt bir cisim üzerine düşme ile mi yoksa darp ile mi meydana geldiğinin belirlenemediği belirtilmiş olmasına rağmen kolluğun tuttuğu tutanakta yer alan yaralanmaların basit düşme sonucu oluştuğu şeklindeki beyana itibar edilmiş, aradaki çelişki giderilmemiştir. Bu tespitler ışığında Mahkeme, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için gerekli delillerin toplanması ve değerlendirilmesi konusunda Savcılık tarafından yapılan soruşturmada, Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan kötü muamele yasağı açısından gerekli özenin gösterilmediğine ve usulî yükümlülüğün ihlâl edildiğine karar vermiştir.  Anayasa Mahkemesinin Eyüp Birinci hakkında verdiği karar son yıllarda artan kötü muamele şikayetlerinin etkili bir şekilde soruşturulmadığının somut göstergelerinden biridir.

Barınamayan Öğrenciler

Son günlerde Türkiye’de iktidarın baş düşmanı, bir kısım üniversite öğrencisi olmaya başladı. İktidar çok uzun zamandır kendisine karşı duran, haksızlık olarak gördüğü bazı uygulamalara tepki vermeye çalışan insanları terörist olarak adlandırmayı oldukça seviyor. Gezi Protestoları’ndan beri devam eden bu süreçte gazeteciler, sanatçılar, işçiler, Türkiye’nin en büyük süpermarket sahipleri ve daha birçok insan, kurum vs. iktidardan terörist yaftası yedi. Üniversitelerin açılmasıyla birlikte yeni “teröristlerimiz” öğrenciler oldu.

Üniversiteler açıldıktan sonra pandemi süresince aileleriyle yaşadıkları evlerden çıkıp kazandıkları üniversitelerin olduğu şehirlere gelen öğrenciler büyük bir problemle karşı karşıya kaldılar: barınma sorunu. Öğrenciler kalacak yurt veya ev bulamadılar; buldukları yurtlar ve evler de inanılmaz bir şekilde pahalanmıştı. Bunun üzerine bazı öğrenciler okullarının önünde, parklardaki banklarda veya sokaklarda yatarak bu durumu protesto etmeye başladı. Fakat bu protestolara hükümet kanadı ilk günden itibaren çok sert bir tutum sergiledi. Son birkaç gündür de polis eylem yapan öğrencilere şiddetle karşılık vermeye başladı. Hatta eylemleri yapanların terörist olduğu ilan edildi. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bu öğrenciler için “Bunların daha ziyade sol marjinal gruplara müzahir olduğu belirlendi. 6’sının PKK/KCK, 6’sının MLKP, 5’inin TKKKÖ, 2’sinin TKP Kıvılcım, 1’inin FETÖ/PDY, 1’inin TKİP, 1’inin DKP, 4’ünün de, beni çok seven, LGBTİ üyesi olduğu tespit edildi. Peki bu profil bize yabancı mıdır? Yıllardır üniversitelerimizde ve bazen de dışarıda özellikle Taksim civarında bu ve benzeri gruplar artık klişeleşmiş eylemlerini yapmaktadırlar. Örgütlerin ve grupların isimleri hemen hemen aynıdır. Siz benden daha iyi biliyorsunuz. 3 veya 4 harfi geçmez.” cümlelerini kurdu.[7] Bu açıklamada sol marjinal adı altında “LGBTİ üyesi” tanımının kurulması ise gerçekten ayrı bir skandal ama o başka bir bültenin konusu olsun. Tüm bunların üzerine bir de Erdoğan bu sorun hakkında “Üniversite öğrencileriyle ilgili konuşurken göreve geldik. Üniversite öğrencilerinin aldığı burs 45 liracıktı. Elinize, dilinize dursun. Şu anda bunlar 650 liraya çıktı. Nereden, nereye geldik.” şeklinde bir açıklama yaptı.[8] Her türlü enflasyon ve kur artışı hesabını dışlayarak yapılan bu açıklamanın ekonomik olarak bir karşılığı elbette yok. Fakat bu açıklamalarda ekonomik gerçeklikten çok daha büyük sorunlar var. Bu açıklamalarıyla hükümet kanadı öğrencileri terörist ilan etmekle kalmıyor bir de bu öğrencilere beddua ediyor. Yani Erdoğan sadece öğrenciler için bunca fedakârlık yaptıklarını fakat bunların değerinin bilinmediğini anlatmak istiyor. Halbuki öğrenciler için harcanan her bir kuruş Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının cebinden çıkmakta, hükümet sadece kaynak dağılımını yönetmekle yükümlü. Oysa, Cumhurbaşkanlığının 2021 yılı başı itibariyle filosunda 8 adet özel uçak bulunmakta. Sadece bu bile kaynak dağılımının ne kadar adaletsiz olduğunun bir göstergesidir.

Peki, ne oldu da bu öğrenciler konut stokunun oldukça fazla olduğu İstanbul gibi bir metropolde dahi barınamayacak hale geldiler? Öncelikle Türkiye’de her ile en az bir üniversite açılması gibi bir politika güdüldü. Bu politika kaynak verimliliğine bağlı kalmaksızın sürdürüldü ve birçok ile birden fazla’’üniversite’’ açıldı. Böylece, 2020-2021 yılı itibariyle ülkede 197 üniversitede 3.801.294 tane örgün öğretim öğrencisi bulunuyor. Yani öğrenci sayısı mevcut altyapı olanaklarıyla ters orantılı olarak arttı. [9] YÖK’ün ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre, 2013-2014 eğitim öğretim döneminde örgün öğretimde olan 1.323.914 öğrenciye karşılık, devlet yurtlarında 306.129 yatak bulunuyordu.  Bugün ise yatak sayısı sadece 695.834’e yükselmiştir.[10] Yani 2013-2014 eğitim öğretim yılında yatak başına örgün öğrenci adedi 4,32 iken, 2020-2021 yılına geldiğimizde ise yatak başına örgün öğrenci adedi 5,46 oluyor. Bu durum öğrencilerin barınma maliyetlerine direkt olarak yansıyor.

Öte yandan dünyadaki genel ekonomik gidişatın da öğrencilerin barınma sorununu artıran bir etki yarattığını görüyoruz. Dünyada pandemi süreciyle birlikte başlayan parasal genişleme furyası gayrimenkul fiyatları üzerinde de etkisini gösterdi. Bahçeşehir Üniversitesinin Türkiye’nin en büyük ilan sitelerinden biri olan Sahibinden.com ile ortak yaptığı araştırmaya göre ,Türkiye’de konutların m2 fiyatları bir yıl içinde yüzde 38 artış gösterdi. Bu konutların m2 başına kira fiyatlarındaki artış ise yüzde 34,6 olarak gerçekleşti.[11] Yani tüm dünyada yaşanan artışlardan Türkiye de payını aldı. Fakat Türkiye kendi para biriminin yabancı paralara karşı değer kaybetmesinden dolayı inşaat tarafında bir de maliyet enflasyonuna maruz kaldı. Sonuç olarak, üniversite öğrencileri hem küresel ekonomi kaynaklı gelişmelerden, hem Türkiye ekonomisinin kırılganlığından, hem de hükümetin kaynakların dağılımında yarattığı verimsizliklerden kaynaklı bir barınma sorunu yaşıyorlar. Maalesef, bu sorun kısa vadede çözülebilecek  gibi görünmüyor.


[1] https://www.ahaber.com.tr/ozel-haberler/2021/09/18/ibbye-ait-tesislerde-27-yil-sonra-icki-satisi-kutuphane-ve-cocuk-atolyesi-de-o-tesiste

[2] https://twitter.com/birincimucahit/status/1439012309947633669?s=20

[3] https://twitter.com/AlkolPolitika/status/1439534440133320705?s=20

[4] (CM/Del/Dec(2021)1411/H46-37),  https://search.coe.int/cm/Pages/result_details.aspx?ObjectID=0900001680a3c4d0

[5] CM/Del/Dec(2021)1411/H46-39, https://search.coe.int/cm/pages/result_details.aspx?objectid=0900001680a3c4da

[6] Eyüp Birinci, B. No: 2018/3691, 18/5/2021, https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/3691?

[7] https://www.dw.com/tr/soyludan-bar%C4%B1nam%C4%B1yoruz-a%C3%A7%C4%B1klamas%C4%B1-kli%C5%9Fele%C5%9Fmi%C5%9F-eylemler/a-59339324

[8] https://t24.com.tr/video/erdogan-universite-ogrencilerinin-aldigi-burs-45-liracikti-elinize-dilinize-dursun-su-anda-bunlar-650-liraya-cikti,42055

[9] https://istatistik.yok.gov.tr/

[10] https://sgb.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2021_09/10141326_meb_istatistikleri_orgun_egitim_2020_2021.pdf

[11] https://betam.bahcesehir.edu.tr/wp-content/uploads/2021/09/Konut-Piyasasi-Go%CC%88ru%CC%88nu%CC%88mu%CC%88-Eylu%CC%88l-2021.pdf

Önceki İçerikCOVID-19’un Küresel Ekonomik Etkileri, Piyasa Yapıları, Ekonomik Özgürlükler ve Yeni Küreselleşme
Sonraki İçerik“Türkiye’de Katılımcı Demokrasiyi Geliştirmek için Örgütlenme ve Toplanma Özgürlüğünün Güçlendirilmesi” Projesi