Editör’den

İzleyen sayfalarda daha ayrıntılı olarak görüleceği gibi, geçen iki hafta içinde siyasî gündemimizde öne çıkan “yeni’’ başlıkların çoğu aslında Türkiye’nin öteden beri aşina olduğumuz ana sorun alanlarıyla ilgilidir. Bunlar esas itibariyle Türkiye’nin ‘’insan haklarına dayanan demokratik bir hukuk devleti’’ olamadığını göstermektedirler. Aşağıda işaret edilen konulardan sadece ‘’lâiklik’’le ilgili olanı epey bir süredir gündemde olan konularla ilgili olmadığından, bu anlamda yeni sayılabilir.

Gündemin ilk sırasında yer alan, aşı karşıtlarının mitinginin icra ediliş tarzı AKP yönetiminin başka konularda olduğu gibi toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı konusunda da değişen muhataplara göre farklı standartlar uyguladığını göstermektedir. Nitekim siyasî iktidar son yıllarda yurttaşların toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını kullanmalarına genellikle müsaade etmezken; bu son örnekte negatif test sonucu, aşı kartı ve HES kodu denetimi yapmayarak, aşı karşıtlarına sorun çıkarmak şöyle dursun, onların toplantı esnasında genel sağlığı tehdit edecek şekilde maskelerini çıkartmalarına da müdahale etmedi. Hükûmetin bu son çifte standart uygulaması, onun ideolojik olarak sempati duyduğu grupları genel yarara –bu örnekte, kamu sağlığına- aykırı olarak kayırma yönündeki genel eğiliminden kaynaklandığı izlenimini kuvvetlendirmiştir.

Bu seferki Bülten’de Anayasa Mahkemesi yine bir yandan sevindirirken öbür yandan kaygılandıran yeni bir kararıyla yerini alıyor. Mahkeme bir yurttaşın kamu görevine atanmasının bir ‘’istihbarat notu’’na dayanılarak iptal edilmesine ilişkin idarî bir işlemin yargı kararıyla onaylanmasının ilgili kişinin âdil yargılanma hakkını ihlâli ettiğine karar verdi. Bu, kararın sevindirici yanı. Buna karşılık, Anayasa Mahkemesi’nin bu olayda söz konusu yurttaş bakımından ‘’suçsuzluk karinesi’’nin ve (kamu görevine girme hakkı aracılığıyla) ‘’maddî ve manevî varlığını geliştirme’’ hakkının ihlâle edildiğini görmezlikten gelmesi hayal kırıklığı yarattı. Mahkeme’nin bu tutumu, aşağıda belirtildiği gibi, onun hak ihlâli başvurularını meselenin esasını derinlemesine incelemek yerine usul ağırlıklı olarak ele alma yönünde son yıllarda belirginleşen genel eğilimin yeni bir örneği gibi durmaktadır.

Geçen Bülten’de AKP yönetiminin sivil hayat alanını kontrol altına alma arayışının bir örneğine temas etmiştik, şimdi de bunun iktidarın sadece bir yönelimi değil fakat kesin kararı olduğunun bir teyidiyle karşı karşıyayız. Nitekim, Uluslararası Af Örgütü Türkiye hakkındaki son Raporunda, 7262 sayılı ‘’Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun’’un kişilerin örgütlenme özgürlüğü temel haklarını kullanmalarını imkânsız hale getirecek orantısız tedbirler içerdiğini ve uygulamanın da bu yönde olduğunu tespit etmiş bulunuyor. Başka bir deyişle, Türkiye yönetimi ‘’terörün finansmanını önlemek’’ adı altında, ‘’terör’’ kavramını kötüye kullanmak suretiyle aslında uluslararası insan hakları yükümlülüklerine aykırı olarak sivil örgütlenmeleri sıkı bir baskı rejimine tâbi tutmaktadır. Bu bağlamda Af Örgütü’nün Türkiye’yi terörle mücadele mevzuatını da uluslararası insan hakları hukukuyla uyumlu hale getirmeye çağırması son derece isabetli olmuştur.

Son olarak, AKP liderliğinin son yıllarda kendi iktidarını tahkim etmek amacıyla dinî değer ve sembolleri istismar etmeyi alışkanlık haline getirmiş olmasından cesaret almış olmalılar ki, son günlerde İslâmcı çevrelerden ‘’Anayasadan lâikliğin çıkarılması’’ yönünde sesler yükselmeye başlamıştır. İronik olarak, bu münasebetsiz talebin iyi yanı, seküler hayat tarzının güçlü ve yaygın bir tabana sahip olduğu ve dinî-ideolojik bakımdan belirgin bir çoğulculuğun karakterize ettiği Türkiye toplumunda bu talebin çoğunluğunun desteğinden yoksun olduğunun açık olmasıdır.   

İstanbul’da Aşı Karşıtları Miting Yaptı

Kendilerini aşı karşıtı olarak tanımlayan bir grup yurttaş İstanbul Maltepe’de “Büyük Uyanış” adıyla protesto mitingi yaptı. İkibinin üzerinde kişinin katıldığı gösteride maske ve test zorunluluğu, aşı pasaportu ve aşılama programı protesto edildi.[1] Reuters haber ajansına göre gösteriye katılanlardan negatif test sonucu, aşı kartı veya HES uygulaması sorulmadı. Diğer haber kaynaklarına göre ise polis miting alanına girişte maske kontrolü yaptı, fakat protestocular alana girer girmez maskelerini çıkardılar.[2]

Dünyanın birçok ülkesinde aşı karşıtı protestolar düzenleniyor. İlk olarak, bu protestoların demokratik bir hak olduğunu belirtmek gerekir. Demokrasilerde herhangi bir kamu politikasının belli gruplar tarafından eleştirilmesi ve protesto edilmesi kadar doğal bir şey olamaz. Ne var ki, İstanbul’daki aşı karşıtı protesto, hükümetin toplu gösteri ve yürüyüşlere yönelik uyguladığı çifte standardı bir kez daha gözler önüne serdi. Nitekim,Mart 2020’den itibaren yüzlerce protesto gösterisi salgın koşulları gerekçe gösterilerek iptal edilmiş, valiliğin yasaklamalarına rağmen protestolara katılan kişilere sert müdahalelerde bulunulmuştu. Barolar Birliği, İşçi Bayramı ve Boğaziçi Üniversitesi gibi barışçıl protestolarda maske ve mesafe gibi salgına yönelik önlemleri uygulamak yerine kolluk kuvvetleri orantısız tutum almış ve protestoları topyekûn yasaklama yolunu tercih etmişti.

Buna karşın, aşı karşıtı protesto söz konusu olduğunda Valiliğin oldukça yumuşak bir tutum takındığını gözlemliyoruz. Şüphesiz barışçıl olan bu protestoya müdahale etmek gösteri yürüyüşü hakkını gasp etmek anlamına gelirdi, fakat bu protestonun toplum sağlığını riske atarak gerçekleştirilmesine müsaade edilmesi idarenin zaafı olarak görülmelidir. Nitekim, Türk Tabipler Birliği bunu kınayan bir açıklama yaptı.[3]  Belirtmek gerekir ki, Melih Bulu’nun rektör olarak atanmasını protesto eden öğrencilere sert fiziki müdahalede bulunurken toplum sağlığını riske atan bir protestoda çok basit sağlık önlemlerinin dahi alınmamış olması burada yalnızca idarenin zaafı olduğunu değil aynı zamanda çifte standart uyguladığını göstermektedir.

AYM “İstihbarat Notuna” Dayanarak Kişinin Kamu Görevine Atama Kararının İptal Edilmesi Nedeniyle İhlâl Kararı Verdi

Anayasa Mahkemesi, 10 Eylül 2021 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan İdris Ertaş Başvurusuna ilişkin 20.05.2021 tarihli Genel Kurul Kararında, başvurucunun âdil yargılanma hakkının ihlâl edildiğine karar verdi.[4] Başvurucu 2016 yılında yapılan KPSS sınavı sonucuna göre kamuya memur olarak atanmış, ancak bu atama hakkında “PKK/KCK eylem etkinlik kaydına rastlandığı ve eylem etkinlik potansiyeli taşıyan kişiler arasında değerlendirildiği” şeklindeki istihbarat notu dolayısıyla 667 sayılı KHK’nın 4. maddesine dayanarak iptal edilmiştir. Başvurucunun iptal işlemi aleyhine açtığı iptal davası idari yargı organları tarafından kesin olarak reddedilmiştir. Yargılama sırasına idarenin cevabına eklediği istihbarat notu başvurucuya ve avukatına tebliğ edilmemiş, bu yöndeki taleplerine cevap verilmemiştir.

Anayasa Mahkemesi başvurucunun şikâyetlerini âdil yargılanma hakkı kapsamında silahların eşitliği hakkı, masumiyet karinesi, kamu görevine girme hakkı ve mülkiyet hakları kapsamında incelemiştir. Silahların eşitliği hakkı yönünden Mahkeme, davalı idarenin savunmasına eklediği belgelerin başvurucuya verilmemesi dolayısıyla hakkında elde edildiği iddia edilen bilgilerin hangi delillere dayandığı, bu iddianın nasıl ve neden doğduğu konusunda bilgi ve belgelere sahip olmayan başvurucuya, bunlara karşı etkin olarak yorumda ve itirazda bulunmak için yeterli imkânların sağlanmadığını tespit etmiştir. Yargılamanın hiçbir aşamasında bu eksikliğin giderilmediği sonucuna ulaşan AYM, ‘’silahların eşitliği’’ ve ‘’çelişmeli yargılama’’ ilkelerinin ihlâl edildiğine karar vermiştir.

Masumiyet karinesi yönünden, başvurucu hakkında herhangi bir ceza soruşturması ya da davası açılmadığından masumiyet karinesi kapsamında değerlendirilebilecek bir durum bulunmadığı gerekçesiyle AYM konu bakımından yetkisizlik kararı vermiştir. AYM, kamu görevine girme hakkı yönünden de bu hakkın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde düzenlenmediği için bireysel başvuru kapsamında olmadığı gerekçesiyle konu bakımından yetkisizlik kararı vermiştir. Son olarak mülkiyet hakkına ilişkin şikâyet yönünden Mahkeme, âdil yargılanma hakkı kapsamında ihlâl kararı verildiğinden ayrıca inceleme yapmaya gerek olmadığına karar vermiştir. Mahkemenin bütün bu kararları oybirliği ile verilmiştir.

Görüldüğü gibi AYM, başvurucunun bir istihbarat notuna dayanılarak atamasının iptal edilmesine ilişkin şikâyetinin özünü hiç incelememiş, yalnızca davalı idarenin savunmasına eklediği belgelerin başvurucuya verilmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlâl edildiğine karar vermiştir. Oysa hukuksuz bir şekilde kişinin kamu görevine girme hakkının engellenmesinin kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına müdahale teşkil ettiği konusunda sayısız AYM ve AİHM kararı bulunmaktadır. Somut olayda hiçbir somut dayanağı olmayan bir bilgi notuna dayanarak başvurucunun kamu görevine girme hakkı engellenmiş ve AYM kendi içtihatlarını da yok sayarak bu şikâyeti konu bakımından yetkisizlik gerekçesiyle incelememiştir. Mülkiyet hakkı açısından yapılan değerlendirmenin de yanlış olduğu açıktır. Zira âdil yargılanma hakkının ihlâline konu olan işlem davalı idarenin dayandığı belgelerin davacıya verilmemesi iken, mülkiyet hakkı şikâyetine konu işlem atama kararının iptali işlemidir. Dolayısıyla iki şikâyetin konusu aynı işlem olmadığı gibi, bir haktan verilen ihlâl kararı da diğer şikâyeti ortadan kaldırmaz. Dava sırasında ilgili belgeler başvurucuya verilmiş olsaydı da atama işleminin iptalinden kaynaklanan mülkiyet hakkı şikâyeti ortadan kalkmazdı.

Anayasa Mahkemesi uzun süreden beri verdiği kararlarda ağır hukuksuzlukları görmezden gelme eğilimini sürdürmektedir. AYM, ihlâl tespit ettiği kararlarda bile ağır insan hakları ihlâllerini incelemekten kaçınmakta, usulü ihlâl tespitleriyle yetinmektedir. Mahkemenin bu tutumu, Anayasanın ve temel insan haklarının güvencesi olma işlevini ne ölçüde yerine getirdiğini sorgulanır hale getirmektedir.

Uluslararası Af Örgütü: ‘Türkiye Terörizmin Finansmanı Değerlendirmesini Sivil Toplumu Hedef Almak İçin Kullanıyor.’[5]

Uluslararası Af Örgütü geçenlerde Türkiye: Terörle Mücadeleyi Araçsallaştırmak başlıklı bir rapor yayınladı.[6] Raporda 7262 sayılı ‘’Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun’’un getirdiği değişikliklerin uygulamada yaratacağı sorunları ve ‘’Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine İlişkin Malî Çalışma Grubu’’na (FATF) yönelik tavsiyelerini sıraladı.

FATF 1989 yılında kara para aklama ve terörün finansmanını önlemek amacıyla OECD bünyesinde kurulmuştur ve terörün finansmanını engellemede rehberlik etmesi amacıyla devletlere tavsiyeler yayınlamaktadır. Türk Hükümeti yasalaştırdığı 7262 Sayılı Kanun’un FATF’nin kâr amacı gütmeyen kuruluşlarla ilgili 8. Tavsiyesine dayandığını iddia etmektedir. Tavsiye daha önce de üye devletler tarafından kötüye kullanıldığı için FATF 2016 yılında 8. Tavsiye Yorum Notunu yayınlamıştı.

Bu yorumla devletlere şu dört adıma uyma yükümlülüğü getirildi; 1) Hangi kuruluşların terörizmin finansmanı istismarı riski altında olabileceğini belirlemek için kâr amacı gütmeyen sektörün bir risk değerlendirmesini yapmak, 2) Terörizmin finansmanıyla ilişkili riskleri ele alıp almadıklarını tespit etmek için kâr amacı gütmeyen kuruluşlarla ilgili mevcut yasaları ve düzenlemeleri gözden geçirmek, 3) Belli bir kâr amacı gütmeyen kuruluşta zafiyetlerin tespit edilmesi durumunda, kâr amacı gütmeyen kuruluşların meşru faaliyetlerini kısıtlamayacak şekilde odaklı ve riskle orantılı tedbirler almak, 4) Bu tedbirleri uluslararası insan hakları hukukunun gerektirdiği yükümlülüklerle uyumlu bir şekilde uygulamak. Türkiye 7262 Sayılı Kanunu herhangi bir risk analizi yapmadan ve 8. tavsiyeyi çok geniş şekilde yorumlayarak hazırlamıştır. 7262 Sayılı Kanun ile anayasal örgütlenme özgürlüğünü kullanmayı imkânsız hale getirecek orantısız tedbirler getirilmiştir. FATF ve üye ülkeler 8. Tavsiyenin Türkiye tarafından kötüye kullanmasına karşı çıkmalıdır.

7262 Sayılı Kanunla getirilen bazı yenilikler;

  1. İçişleri Bakanı mahkeme kararı olmaksızın, hakkında terörün finansmanıyla ilgili suçlardan kovuşturma başlatılan personel veya derneğin genel kurul dışındaki organlarındaki görevlileri ya da onların görev yaptıkları dernek organlarını geçici bir tedbir olarak görevden uzaklaştırabilir. Uzaklaştırmanın yeterli olmadığı ve gecikmesinde sakınca olan hallerde İçişleri Bakanı, derneği geçici olarak faaliyetten alıkoyabilir ve derhâl mahkemeye başvurur. Mahkeme kırk sekiz saat içinde faaliyetten geçici alıkoymaya ilişkin kararını vermesi gerekmektedir. Bu geçici bir tedbir olarak öngörüldüyse de yargılama sürelerinin uzunluğu yüzünden maksadını aşarak cezaya dönüşebilir.
  2. Terörün finansmanı kanunu kapsamındaki suçlardan veya suçtan-uyuşturucudan kazanılmış parayı aklama suçlarından mahkûm olanların derneklerin genel kurul dışındaki organlarında görev alması kalıcı olarak yasaklanmıştır. Kişileri örgütlenme özgürlüğünden kalıcı olarak mahrum bırakmak orantılı bir tedbir olarak görülemez.
  3. Denetim sırasında derneğin denetim kurulu üyelerinin veya görevli denetçilerinin istediği bilgi ve belgeyi sağlayamayan veya derneğin yönetim yerleri, müesseseleri ve ek yerlerine ziyaret izin vermeyenlere verilecek hapis cezası üç aydan bir yıla yükseltilmiştir,
  4. Tutulması zorunlu olan defter ve belgelerin okunamaz hale gelmesi veya elde olmayan nedenlerle kaybolması halinde, on beş gün içinde mahkemeye başvurarak “zayi belgesi” alma zorunluluğu getirilmiştir, mahkemeye başvurmayan veya denetim sırasında bu belgeyi ibraz etmeyenlere üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası öngörülmüştür.
  5. Yabancı bağışçılardan aldıkları ayni veya nakdi yardımları ve/veya yurt dışına gönderdikleri yardımları yetkililere bildirmeyen dernekler ile bu yardımları banka aracılığıyla gönderme yükümlülüğünü yerine getirmeyenlere 5.000 TL ile 100.000 TL arasında idari para cezası getirilmiştir.  Kanunda öngörülen ağır cezalar hâlihazırda kısıtlı bütçe ve insan kaynağıyla çalışan derneklerin kapanmasına yol açabilir. Denetim için istenen ayrıntılı bilgi ve belgenin toplanması ve uzun süren denetimler kuruluşlarının işleyişini bozabilir ve faaliyetlerini yürütmelerine engel olabilir.
  6. Mali denetimin kapsamı genişletilmiştir, İçişleri Bakanlığı veya Bakanlığa bağlı denetim makamlarınca talep edilmesi halinde, dernekle ortaklığı bulunan kuruluşlar da, görev alanlarıyla sınırlı olmak üzere ilgili bakanlık ve kamu kurumları tarafından denetlenebilmektedir.
  7. İçişleri Bakanlığına veya ilgili valiliğe, internet ortamında “izinsiz” yardım toplama faaliyetlerini tespit etme ve yer sağlayıcılara, suç teşkil ettiği iddia edilen içeriğin 24 saat içinde kaldırılması bildirimde bulunma yetkisi verilmiştir. Yer sağlayıcıya ulaşılamaması veya içeriğin 24 saat içinde kaldırılmaması durumunda, Bakanlık içeriğe erişimin engellenmesine karar verilmesi için sulh ceza hâkimliğine başvurur. Hâkim 24 saat içinde duruşma yapmaksızın karar vermelidir, bu da derneklerin savunma hakkını kullanmalarını engellemektedir.
  8. Yardım Toplama Kanununa aykırı olduğu düşünülen yardım toplama faaliyetlerinin, internet ortamında gerçekleşmesi durumunda 10.000 TL ile 200.000 TL arasında idari para cezası öngörülmüştür. 

FATF’YE TAVSİYELER

Uluslararası Af Örgütü; FATF Başkanını, Sekreterliğini ve Üye Ülkeleri aşağıdakiler konusunda teşvik eder:

• Türkiye’nin uluslararası insan hakları yükümlülüklerini ihlal edecek şekilde, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar sektörünü uygun olmayan şekilde hedefe alarak, sektörün orantısız tedbirlere maruz bırakılmasını engellemek için Türkiye Hükümeti’nin 8 ve 1 sayılı FATF Tavsiyelerine tam olarak uymasının sağlanması;

• 7262 sayılı Kanunun, örgütlenme ve ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı dahil olmak üzere Türkiye’nin uluslararası insan hakları yükümlülüklerini ihlal eden hükümlerinin belirlenmesi ve ele alınması için yetkili makamlarla diyaloğa girilmesi;

• Türkiye yetkililerinin, uluslararası insan hakları hukuku kapsamındaki yükümlülüklerine uygun olarak ve Türkiye’de insan hakları örgütleri dahil olmak üzere kâr amacı gütmeyen kuruluşlarla anlamlı istişarelerde bulunarak, bu kuruluşların internet ortamında yardım toplama faaliyetlerine getirilen sınırlamaları da içerecek şekilde, örgütlenme ve ifade özgürlüklerini hukuksuz bir şekilde kısıtlayacak yeni kanunun ilgili hükümlerini değiştirmesinin talep edilmesi;

• İnsan hakları örgütleri ve insan hakları savunucuları da dahil olmak üzere kâr amacı gütmeyen kuruluşların insan hakları çalışmalarına misilleme olarak taciz edilmemelerini, keyfi olarak kovuşturulmamalarını ve terörle ilgili uydurma suçlamalardan mahkûm edilmemelerini sağlamak için Türkiye Hükümeti’nin terörle mücadele mevzuatını uluslararası insan hakları hukuku ve standartları ile uyumlu hale getirmeye çağrılması;

• Yetkili makamların, kâr amacı gütmeyen kuruluşların meşru faaliyetlerini yürütme kapasitelerini hukuksuz bir şekilde kısıtlayan terörle ilgili yasalara bağımsız ve tarafsız mahkemelerde itiraz edebilmelerini sağlamak için hâkimler ve savcılar üzerindeki siyasi baskıyı ve yürütmenin usulsüz etkisini durdurmak da dahil, yargının bağımsızlığını yeniden tesis etmek ve güvence altına almak için gerekli tüm önlemleri almaya çağrılması.


[1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-58532056

[2] https://www.dw.com/tr/maltepede-maske-ve-sosyal-mesafesiz-a%C5%9F%C4%B1-kar%C5%9F%C4%B1t%C4%B1-eylem/a-59153922

[3] https://haber.sol.org.tr/haber/ttbden-asi-karsiti-mitinge-tepki-lebalep-kongrelerde-oldugu-gibi-313469

[4] İdris Ertaş [GK], B. No: 2018/21949, 20/5/2021. https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/21949?

[5] https://www.amnesty.org/en/wp-content/uploads/2021/07/EUR4442692021TURKISH.pdf

[6] https://www.amnesty.org/en/latest/news/2021/06/weaponizing-counter-terrorism/

Önceki İçerik2020 Yılı Faaliyet Raporu
Sonraki İçerikCOVID-19’un Küresel Ekonomik Etkileri, Piyasa Yapıları, Ekonomik Özgürlükler ve Yeni Küreselleşme