Editör’den,

Türkiye siyasetinde geçen Bülten’den sonra meydana gelen gelişmeler içinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Kavala ve Demirtaş kararlarını tanımadıkları yolundaki açıklaması öne çıkmaktadır. Bu açıklamanın ve daha önceki benzerlerinin Türkiye’nin Avrupa Konseyi nezdindeki taahhütlerine aykırı olduğu ve ülkemizin uluslararası alandaki saygınlığını derinden yaraladığı açıktır. Dahası, bu tür beyanlar aynı zamanda Türkiye’nin kendi Anayasasına da açık bir meydan okuma anlamına gelmektedir.

Osman Kavala’nın geçen 26 Kasım’daki duruşmada tahliye edilmemiş olması da Türkiye hükûmetinin bu konudaki tutumunu değiştirmeyeceğinin bir kanıtı gibi görünmekle beraber, bu, iyimser bir gelişme ihtimalinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmeyebilir. Bakanlar Komitesi’nin ihlâl prosedürü gereği sorunu AİHM’ne götürme kararı hakkında Türkiye’nin görüşünü 19 Ocak’a kadar bildirmesini istemesi, Kavala davasını bir sonraki duruşmasının 17 Ocak’ta yapılacağı düşünüldüğünde, Türkiye’nin bu konuda son bir şansı daha olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bu arada, yeni bir ‘’ihlâl prosedürü’’ başlatabileceği imasıyla, Komite’nin önümüzdeki Mart ayında yapacağı toplantıda Demirtaş davasını görüşeceğini belirtmiş olması karşısında, Türkiye’nin Batı dünyasından yüzünü tamamen çevirmeyi göze almadığı sürece, AİHM kararlarına uymamakta daha fazla direnme ihtimali zayıflamaktadır. 

İlginç olan, bir yandan bu gelişmeler olurken, öte yandan AİHM’nin Türkiye aleyhine yeni ihlâl kararları vermeye devam etmesidir. Bir önceki Editoryal’de duyurduğumuz, 2016 yılındaki başarısız darbe girişimi sonrasında aralarında yüksek mahkeme üyelerinin de bulunduğu yüzlerce hâkimin tutuklanmasının hukuksuz olduğunu tespit eden kararından sonra, Mahkeme şimdi de Gülen Cemaati mensup ve sempatizanları hakkında kampanya halinde yürütülen davalar serisini etkileyebilecek yeni bir ihlâl kararı verdi. Mahkemeye göre, Temmuz 2016’daki darbe girişiminden bir yıldan fazla bir süre önce bir yurttaşın sosyal medya hesabından hükûmete yönelik olark yaptığı eleştirel paylaşımları yüzünden darbe suçunu ve suçlularını övmekten suçlu bulunması, o tarih itibariyle Cemaat’in bir suç örgütü olduğunu tespit eden hukukî bir belirleme bulunmadığı gerekçesiyle, Sözleşme ihlâli oluşturmaktadır.

Ne var ki, AİHM’nin temel haklar konusundaki bu hassasiyeti Türkiye Anayasa Mahkemesi tarafından pek paylaşılıyor görünmemektedir. Nitekim, güvenlik soruşturmasıyla ilgili ‘’kanun’’ aleyhine muhalefet tarafından ‘’şekil bozukluğu’’ iddiasıyla açılan davayı reddetmesi, Türkiye Anayasa Mahkemesi’nin AKP-MHP iktidarının baskıcılığını genel olarak frenleme konusundaki isteksizliğine paralel olarak, aynı iktidar blokunun TBMM’deki çoğunluğunun yasama sürecindeki bariz hukuk tanımazlığı karşısında da çekingen davranmaya devam edeceğini gösteren yeni bir örnek olmuştur. 

Bu arada, Özgürlük Gündemi’nin daha önceki sayılarında dikkat çektiğimiz bir sorun başlığı halâ güncelliğini korumaktadır. Bu, sözde kara paranın aklanmasını önlemek amacıyla çıkarılan 7262 Numaralı Kanun’un, özellikle dış bağlantıları olan sivil toplum örgütler üzerinde hükûmet tarafından bir baskı aracı olarak kullanılması sorunudur. Son gelişmeler, ilgili kamu otoritelerinin dernekler üzerindeki dış yardımlar üzerinde odaklanan denetimlerini sıklaştırarak baskı atmosferini diri tutmaya çalıştıklarını göstermektedir. Nitekim ABD menşeli Chrest Vakfı’nın Türkiye’de faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarına yapmış olduğu bağışlarla ilgili olarak kamu makamlarınca idarî ve adlî soruşturma başlatılacağı duyurulmuştur. Türkiye’de milliyetçiliğin neredeyse bütün toplum kesimleri üzerinde fazlasıyla etkili olması da, ‘‘dış bağlantılar’’ ve ‘’yabancı ülkelerden alınan yardımlar’’la ilgili isnatlara maalesef kamuoyu desteği sağlanmasını ve bu meselenin sivil toplum örgütleri üzerinde ‘’Demokles Kılıcı’’ işlevi görmesini kolaylaştırmaktadır.

Sözün özü, Türkiye’nin özgürlük sicili her gün daha da artan şekilde bozulmaya devam etmektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan AİHM’in Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş İlgili Aldığı Kararları Tanımadığını Söyledi

Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının erozyona uğradığını gösteren en önemli davalardan biri Osman Kavala davasıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından hak ihlaline uğradığı tespit edilen Osman Kavala halen daha tutuklu yargılanmaktadır. Öteden beri, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere hükümet yetkilileri Kavala’nın tutukluluğuna devam edilmesi yönünde mahkemelere baskı yapmaktadır. Sivil toplum kuruluşlarından, Avrupa Konseyi’nden ve diğer ülkelerden gelen baskılara rağmen hükümet Kavala’nın tutukluluğunun sona erdirilmesine yanaşmamaktadır. O kadar ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan Ekim ayının sonunda Kavala’nın serbest bırakılması çağrısı yapan 10 ülkenin büyükelçisini “persona non grata” ilan edilmesi talimatı verdiğini söylemişti.[1] Dış baskıların sonuç vereceği umudu, 26 Kasım’daki duruşmada Kavala’nın tutukluluğunun devamına karar verilmesiyle birlikte suya düşmüştü.[2]

1 Aralık’ta Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM kararına uymayan Türkiye için AİHS’in 46. maddesinde yer alan yükümlülükleri yerine getirmediği gerekçesiyle ihlal prosedürü başlattı. Belirtmek gerekir ki, Türkiye, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin ihlal prosedürüne tabi olan ikinci ülke olarak kayıtlara geçti.[3] Bakanlar Komitesi’nin ihlal prosedürünün sonucunda Türkiye’nin nasıl bir yaptırım ile karşılaşacağı henüz net olmamakla birlikte Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkarılması veya oy hakkının askıya alınması gibi önlemlerle karşı karşıya olduğunu belirtmek gerekir.[4] Türkiye’nin, ihlal prosedürünün başlatılması ile ilgili karara 19 Ocak’a kadar görüşünü belirtilmesi istendi. 17 Ocak’ta ise Kavala davasının bir sonraki duruşması görülecek. Türkiye bu kadar ciddi bir yaptırım ile karşı karşıya olmasına ve gelen baskılara rağmen hükümet geri adım atmamakta kararlı görünüyor. Nitekim, Bakanlar Komitesi’nin kararını yorumlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan “Biz, Avrupa Birliği’nin Kavala’yla, Demirtaş’la, şununla, bununla ilgili aldığı kararları tanımıyoruz. Olay bu kadar basit. Yok farz ediyoruz. Bizim indimizde bunlar yok hükmündedir. Bunları kaç kez açıkladık. İster anlasınlar ister anlamasınlar. Bizim yargımızın vermiş olduğu kararın üzerinde biz, Avrupa Birliği kararı tanımıyoruz. Ne biliyorlarsa onu yapsınlar.”[5] diyerek mahkemenin Kavala’nın salıverilmesin önünü büyük ölçüde kapatmış oldu.

Anayasa Mahkemesi Güvenlik Soruşturması Kanunu Aleyhine Açılan Yokluğun Tespiti ve Şekil Bakımından İptal Davasını Reddetti

Geçen Nisan ayında kabul edilen 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması Kanunu aleyhine CHP milletvekilleri tarafından açılan terditli dava AYM tarafından reddedildi.  Kanun’a dayanak teşkil eden teklif ilk olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulunun 31/3/2021 tarihli 66. Birleşiminde görüşülmüş ve işaret yoluyla yapılan oylamada teklifin maddelerine geçilmesi reddedilmişti. Bu oylamaya içtüzük hükümlerine göre itiraz edilmemiş olmasına rağmen yine İçtüzük hükümlerine aykırı olarak tekrar gündeme alınmış ve kabul edilmişti. Oysa İçtüzüğe göre reddedilen bir teklifin bir takvim yılı geçmedikçe yeniden verilebilmesi mümkün değildir. CHP milletvekilleri öncelikle geçerli bir teklif olmadığından olmayan teklifin kabulünün mümkün olmayacağı gerekçesiyle Kanun’un yokluğunun tespit edilmesini talep etmişlerdi. İkinci olarak Başkanlık Divanının İçtüzüğe aykırı olarak aldığı teklifi gündeme alma kararının eylemli içtüzük değişikliği teşkil ettiği iddiasıyla iptaline karar verilmesi gerektiğini ileri sürmüşler, bu şekilde kabul edilen kanunun şekil bakımından Anayasaya aykırı olduğundan iptalini talep etmişlerdi.

Anayasa Mahkemesi 03.12.2021 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 13.10.2021 tarihli kararıyla[6] yokluğun ancak TBMM iradesinin ortaya oluşmadığı durumlarda söz konusu olacağı ve “ileri sürülen hususların Kanun’un varlık kazanmasını imkânsız kılan hâller kapsamına girmediği” gerekçesiyle yokluğun tespiti talebini reddetmiş, şekil bakımından denetimin ise sadece son oylama ile sınırlı olarak yapılabileceği ve son oylamada Anayasada öngörülen çoğunluğun sağlandığı gerekçesiyle iptal talebini reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi eylemli İçtüzük değişikliği iddialarını ise hiç incelememiştir. Böylece iktidar çoğunluğunun içtüzük hükümlerini açıkça hiçe sayarak reddedilmiş bir teklifi yeniden gündeme alarak kanunlaştırmasına Anayasa Mahkemesi müdahale etmemiş ve yasama sürecinde iktidar çoğunluğu tarafından yapılan suiistimallerle sonuç alınmasına sessiz kalmıştır.

AİHM 2015 FETÖ Davalarını Etkileyecek Önemli Bir Karar Verdi

AİHM 7 Aralık 2021 tarihinde açıkladığı Yasin Özdemir/Türkiye[7] kararında başvurucunun ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi. Başvurucu 2015 yılı Nisan ayında sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlar nedeniyle 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra suçu ve suçluyu övmek suçlamasıyla yargılanmış ve hakkında ceza verilerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmişti. Başvurucunun şikayetlerini inceleyen Mahkeme başvurucunun söz konusu paylaşımları yaptığı zaman Fetullahçı örgütün bir inanç topluluğu mu yoksa, yasadışı bir şekilde devlete sızan bir örgüt mü olduğuna dair bir netlik olmadığını ve tartışmaların devam ettiğini belirterek başvurucunun bu şekilde cezalandırılmasının öngörülemez olduğuna karar verdi.

Bu karar örgüt üyeliği iddiasıyla açılan davalar açısından da sonuç doğurma potansiyeli taşıyor. Zira söz konusu tarihte örgüt olmadığı için suçu ve suçluyu övmekten verilen ceza yasallık ilkesine aykırıysa aynı sonucun örgüt üyeliğinden yapılan yargılamalar açısından da geçerli olması gerekir. 15 Temmuz öncesinde Fettullahçı yapılanma hakkında verilmiş bir mahkeme kararı bulunmadığı dikkate alındığında, salt olarak hükümet çevrelerinin bazı eleştirilerinin bulunması kişilerin bu yapının o tarihte terör örgütü olarak nitelendirileceğini öngörebileceklerini kabul etmek için yeterli görünmemektedir. Bu durum örgüt üyeliği suçlamaları açısından suçların ve cezaların kanuniliği ilkesinin ihlali sonucu doğuracaktır. 

Stokçuluğun Kaynağı Hükümet mi?

Erdoğan 08.12.2021 tarihinde Cumhurbaşkanlığı kabine toplantısı sonrası -kendince- çok önemli açıklamalarda bulundu. Bu açıklamalar piyasa aktörlerince piyasanın gideceği yönü tayin etmek için önemli açıklamalar olarak görülüyor. Çünkü demokratik ülkelerde hiç olmaması gereken bir şekilde Erdoğan artık ülkedeki tüm meselelere ilişkin konuların kendi masasından geçmesini sağlayan bir sistem kurdu. Yeni hükümet sisteminde hiçbir kamu kurumu yöneticisi yahut hiçbir bakan kendi alanlarına ilişkin açıklamaları Erdoğan’ın bilgisi olmadan yapamıyor. Bahsettiğim basın toplantısında da Erdoğan dış ilişkilerden savunmaya, iç siyasetten ekonomiye kadar çok geniş çerçevede değerlendirmeler yaptı.

Yapılan açıklamalardan stokçuluk sorunundan Erdoğan, “Girdi maliyetleriyle ve kurdaki yükselişle izah edilemeyecek fiyat artışı yapan, bilhassa da stokçuluğa yönelen hiç kimsenin gözünün yaşına bakılmayacaktır.” şeklinde bahsetti.[8] Fakat stokçuluk sorununun sebebi olarak sadece fiyat artışı yapan üreticiyi ve tüccarı sorumlu tuttu. Burada esas bahsettiği konu satıcıların ellerindeki malı satmayarak, yani stok tutarak, piyasada mal kıtlığı yaratıp, fiyatların artmasına sebep olmalarıdır. Halbuki Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) açıkladığı rakamlara göre 2019 Kasım’ında yüzde 4,26 olan Üretici Fiyat Endeksi yani üretici enflasyonu, 2021 Kasım ayında yüzde 54,62 olarak açıklandı.[9] Bu durumda üreticilerin ve satıcıların şöyle bir sorunu ortaya çıkıyor: Eğer satıcı elindeki malı o günkü fiyattan satışa sunarsa tekrar o malı alıp satması neredeyse imkansız hale geliyor. Çünkü malı sattığı fiyattan daha fazlasına almak zorunda kalıyor. Matematiksel olarak açıklarsak; satıcı X malını 100 TL’ye almış ve yüzde 10 kar oranıyla 110 TL’ye satışa çıkarıyor. Fakat malı satıcıya veren üretici dolardaki artış nedeniyle pahalanan hammadde ve ara mamul fiyatları nedeniyle X malının artık satıcılara 120 TL’den verileceğini açıklıyor.

Bu durumda satıcının 3 seçeneği kalıyor. Birincisi: X malını sattıktan sonra onu tekrar alabilmek için sermayesinden 10 TL daha ödeyecek, bu durum sermaye yeterliliği düşük olan satıcılar için büyük sorun teşkil ediyor. İkincisi: Satıcı X malını satacağında aslında reel olarak zarar etmemek için yeni temin fiyatı üzerine kendi karını koyup satmak zorunda kalıyor, yani malı 110 TL’ye değil 130 TL civarına satıyor. Bu durumda üretici enflasyonu tüketici enflasyonuna yansımış oluyor ve bu Erdoğan’ın asla istemediği bir durum. Üçüncüsü: Satıcı X malının fiyatının bir gün sonra dahi ne olduğunu bilemediği için elindeki X malını satmaktan çekiniyor. İşte Erdoğan’ın piyasayı suçladığı durum tam olarak bu. Halbuki bu durum piyasa ekonomisi içinde oldukça anlaşılır bir durumdur. Çünkü ilk iki durumda ya satıcı zarar edecek ya da enflasyonu artırdığı gerekçesiyle de polisiye tedbirlerle tehdit edilecek. Erdoğan son açıklamalarıyla bu sefer de 3. durumda kendini koruma altına almaya çalışan satıcıları yine polisiye tedbirlerle tehdit etti.

Bu sorunun üreticiden yahut satıcılardan kaynaklanmadığı aşikar. Sorunun temelinde hükümetin uyguladığını söylediği ekonomi politikaları yatıyor. Kimse devlet eliyle sermayesinin erimesi pahasına ucuz ürün satmak zorunda bırakılamaz. Bu serbest piyasa değil hatta kumanda ekonomisi dahi değildir; bu ancak olsa olsa otokrat bir ekonomi yönetimi olur. Bu sorunu çözecek olan şey polisiye tedbirler ve tehditler değil, ayakları yere basan piyasa koşullarına uygun bir ekonomi politikasıdır.

Chrest Vakfı’ndan fon alan dernekler hakkında işlem başlatılması talep edildi

Yeni sivil toplum yasası olarak bilinen 7262 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinin üzerinden bir yıl geçti. Bir yıl boyunca kampanyalar, anketler ve çalıştaylar ile yasanın sivil toplum kuruluşları üzerinde yarattığı baskı ve barındırdığı riskler defalarca vurgulandı.[10] Ancak yıl boyunca denetimler, para cezaları, sivil toplum kuruluşlarında ve üyelerinde yaratılan korku ve baskı ortamı katlanarak artmaya devam etti. Denetimlere hazırlanılarak geçirilen sürecinin psikolojik baskısı, artan idari iş yükü, üye sayıları ve aidat gelirlerinde düşüş, uluslararası iş birliklerinde artan tedirginlik ve önlemler bu yıl yaşanılan sorunların başında geldi. Kimi sivil toplum kuruluşlarının aynı yıl içinde ikinci kez denetlenecek olmaları ise artık doğrudan örgütlenme hakkının ihlaline kapı aralayacak bir gelişme olarak değerlendirilmekte.

Tüm bu gelişmelere bir yenisi de aralık ayı başında eklendi. İçişleri Bakanlığına bağlı Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğü, ABD’li Chrest Vakfının Türkiye’de faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarına yapmış olduğu bağışlarla ilgili olarak ‘yerel mevzuata aykırılık olduğu gerekçesiyle bu kuruluşlar ve yöneticileri hakkında adli ve idari işlem başlatılmasını talep etti.

Bakanlık’tan yapılan açıklamada şu sözlere yer verildi:

“Söz konusu derneklerin yapılan denetimleri sonucunda; bazı dernekler tarafından, Dernekler Kanunu ve ilgili mevzuata aykırı hareket edildiği ve öngörülen yükümlülüklerin yerine getirilmediği, vergi kanunlarında belirtilen esas ve usullere uyulmadığı tespit edilmiş ve ilgili dernek yöneticileri hakkında adli ve idari merciler tarafından gerekli işlemlerin yapılması talep edilmiştir.”[11]

Chrest Vakfından fon alan sivil toplum kuruluşları tartışması geçtiğimiz yaz aylarında sosyal medyada mülteci haklarını destekleyen kimi kuruluşların aynı kurumdan fon aldıkları iddialarıyla gündeme gelmişti. Hükümete yakın sosyal medya kullanıcıları, gazeteler ve televizyon kanallarının yanı sıra mülteci haklarına sıcak bakmayan ulusalcı çevrelerin de desteğiyle Chrest Vakfından fon alan dernek, vakıf ve medya platformları ajanlık suçlamalarıyla hedef gösterilmişti. Hala sürmekte olan bu tartışmalar kısa bir süre içinde sonlanacak gibi de durmuyor. Özellikle İçişleri Bakanlığının yurtdışından hibe alan sivil toplum kuruluşlarının Bakanlığa yaptıkları bildirimlerden elde ettiği destek miktarlarını ve destek alan sivil toplum kuruluşlarını birer suç unsuru gibi göstererek basın açıklamasında tek tek yer vermesi sürmekte olan hedef gösterme girişimlerini daha da alevlendirdi.[12]

Son olarak belirtmek gerekir ki Bakanlığın haklarında yasal işlem başlatılmasını istediği on bir kuruluştan ulaşabildiklerimizin hepsi bu yıl Bakanlık tarafından denetlenmişken bir kısmı aynı yıl içinde ikinci kez denetime girmiştir. Sıklaşan denetimler ile kontrol altına alınmak istenen sivil toplum kuruluşları, farklı konularda hükümet yanlısı medya tarafından düzenli olarak hedef gösterilerek aynı anda hem siyasi hem de idari baskının nesnelerine dönüşmüşlerdir.


[1] https://www.haberturk.com/10-buyukelcinin-kavala-cagrisi-persona-non-grataya-nasil-gelindi-3231187

[2] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-59433052

[3] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-59518748

[4] https://tr.euronews.com/2021/12/02/avrupa-konseyi-aihm-karar-na-ragmen-kavala-y-serbest-b-rakmayan-turkiye-icin-ihlal-sureci-

[5] https://www.evrensel.net/haber/449705/erdogan-avrupa-birliginin-kavalayla-demirtasla-ilgili-kararlarini-tanimiyoruz-yok-farz-ediyoruz

[6] AYM, E.2021/43, K.2021/74, 13/10/2021.   

[7] Yasin Özdemir/Türkiye, B.No: 14606/18, 07.12.2021.

[8] https://www.aa.com.tr/tr/gundem/cumhurbaskani-erdogan-firsatcilik-pesinde-kosanlari-ne-millet-ne-tarih-ne-de-devlet-affeder/2442323

[9] https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Domestic-Producer-Price-Index-November-2021-37317

[10] https://oad.org.tr/en/publications/bulletins/freedom-observer-no-25/

[11] https://twitter.com/icisleriSTi/status/1466687526467424260

[12]https://www.takvim.com.tr/guncel/2021/07/25/abdli-chrest-foundation-turk-askerlerinin-yer-bilgisini-almis-iste-turkiyede-fonlanan-kuruluslar/4
https://ahvalnews.com/turkey-journalism/ankara-investigate-ngos-receiving-funds-chrest-foundation

Önceki İçerikTürkiye’de Basın Özgürlüğü Raporu (Ağustos 2020-Eylül 2021)
Sonraki İçerikTürkiye’de Katılımcı Demokrasinin Durumu: Örgütlenme ve Toplanma Hakkı