“Henüz 6 ay önce “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Yasa” kapsamında silahlı gruplarla maddi bağlantısı olan grupların her türlü eylemlerinin ve uyuşturucu madde ticaretini engellemek üzere yeni düzenlemeler getirerek sivil toplum kuruluşlarına gözdağı vermek isteyen hükümetin ifşa olan bu ilişkilerine yine en organize tepki Türkiye sivil toplumundan gelmektedir.”


Özgürlük Araştırmaları olarak Freedom House desteğiyle hazırladığımız ‘Özgürlük Gündemi’nin on dördüncü sayısı çıktı!

Aşağıdaki linke tıklayarak Özgürlük Gündemi’nin 14. sayısına ulaşabilirsiniz.

https://bit.ly/2TvXGGl

Editör’den,

Siyasette yaşanan son gelişmeler Türkiye’nin temel sorunlarının ve devletin bu sorunlar karşısındaki tutumunun zaman içinde pek değişmediğini gösteriyor. Elbette, bu hafta gündeme gelenler arasında, bu ‘’kadim’’ sorunlarımız yanında, son yıllarda ortaya çıkan bazı yeni sorunlar da var. 

En başta, geçen sayımızda da üzerinde durduğumuz devlet-mafya ilişkileri konusu geliyor. Ne yazık ki, Sedat Peker’in iddia ve ifşaatlarıyla ilgili olarak yargı makamlarının suskunluğu halâ devam ediyor. İsnat altında bulunan eski ve yeni bakanlar ile diğer kamu görevlileri hakkında henüz bir soruşturma açılmamış olması düşündürücü. Öte yandan, yasama organı da bu isnatlarla ilgili olarak bırakınız ‘’meclis soruşturması’’nı, ‘’meclis araştırması’’ dahi açmamıştır. Demokratik hukuk devleti olmak iddiasındaki bir devlet için skandal demek olan bu ifşaatların Türkiye’nin parlamentosunu en azından bir ‘’genel görüşme’’ açmaya bile yöneltmemiş olması gerçekten anlaşılabilir gibi değil. 

Dahası, devletin ve onun adına hareket eden kimi kamu görevlilerinin hukuk dışı, hatta suç teşkil eden işlere bulaştığı iddiaları karşısında Anayasal olarak ‘’devleti temsil etme’’ konumunda bulunan Cumhurbaşkanı bile sessizliğini koruyor. Üstelik bu meselede zan altında olanların bir kısmının geçmişte veya halen kendisinin çalışma arkadaşları olmasına rağmen.  

Ülkemizin öteden beri değişmeden varlığını koruyan temel bir sorunu da, malum, ifade özgürlüğünün hukuken ve fiilen yeterince koruma altında olmamasıdır. Türkiye’nin bu konudaki sicilinin bozukluğunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önüne gelen hemen hemen her davada teyit ediyor. Bu arada, AKP iktidarı döneminde ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlama ve baskıdan payını alanlar arasında medya mensupları gitgide daha fazla öne çıkıyor. Nitekim, AİHM’nin son kararlarında ifade özgürlüğü hakkının kamu makamları tarafından çiğnendiğini tespit ettiği kişiler arasında iki de gazeteci bulunuyor.   

Son yıllarda öne çıktığına işaret ettiğimiz ve geçen hafta itibariyle tekrar güncel hale gelen bir sorun, AKP siyasetinin potansiyel olarak en tehlikeli olan bir yanına işaret ediyor; siyasetteki kutuplaşmanın toplumsal barışı tehdit eden boyutlara ulaştığı gerçeğine. Hatırlanacağı gibi, iki yıl önce Ankara-Çubuk’ta meydana gelen bir saldırıda anamuhalefet partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu linç edilmekten zor kurtulmuştu. Şimdi de, başka bir muhalefet lideri,  İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, bir süredir köylerinin civarında yeni bir taş ocağı açılmasını protesto etmekte olan köylülere moral destek vermek üzere gittiği Rize-İkizdere’de iktidar yanlısı olduğu tahmin edilen bir grubun sözlü saldırısına uğradı. Akşener daha sonra Çayeli’de de benzer bir saldırıya maruz kaldı. 

Ama daha vahim olan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhalefet liderine yönelik saldırıyı kınamak şöyle dursun, kendi taraftarlarınca Cumhurbaşkanının saldırıyı onayladığı şeklinde yorumlanmaya müsait olan sözleridir. 

Bu durum, büyük ölçüde AKP yöneticilerinin basiretsizliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış bulunan, halk arasındaki partizan kutuplaşmanın vahametini bir kere daha ortaya koymuş bulunuyor.

Meral Akşener’e Saldırı

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener taşocağına karşı protesto düzenleyen köylülere destek olmak için gittiği Rize’nin İkizdere ilçesinde sözlü saldırıya uğradı. İlçe merkezindeki bir grup Akşener’i terörle işbirliği yapmakla suçladı ve grup ile partililer arasında arbede yaşandı. Daha sonra köylülerin bulunduğu alana girmek isteyen İYİ Parti heyetine Meral Akşener hariç izin verilmedi. Çayeli ilçesinde ise esnaf ziyaretinde bulunmak isteyen Akşener’e, organize bir grup tepki gösterdi ve güvenlik güçleri grubu olay yerinden güçlükle uzaklaştırdı. Doğu Karadeniz ziyaretini erkenden sonlandıran Akşener’e muhalefet partisi liderleri geçmiş olsun dileklerini ileterek, Akşener’e yapılan muameleyi kınadılar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ise gerilimi azaltma çağrısı yapmak bir kenara olayları tasvip eder bir biçimde değerlendirdi. Erdoğan AK Parti grup toplantısında “Gelin hanıma çok ileriye gitmeden bir ders verdiler. Çayeli’nde de gerekeni yaptılar. Trabzon’a geçmeye kalktın, uçağa binip döndün. Daha neler olacak, neler. Bunlar iyi günler. Bu ülkede ahde vefa diye bir şey var. Ahde vefa olmazsa bu millet affetmez.” ifadelerini kullandı. 

Akşener’in Doğu Karadeniz gezisinde karşılaştığı muamele neyse ki bir linç hadisesine dönüşmedi. Ne var ki, Türkiye’nin giderek kutuplaşan siyasi atmosferinde bu ve benzeri saldırıların sıklıkla yaşandığına şahitlik ediyoruz. Nitekim 2019 yılında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na Ankara’nın Çubuk ilçesinde katıldığı bir şehit cenazesinde bir linç girişimi olmuş, Kılıçdaroğlu’nun sığındığı evin etrafını iki saat boyunca kuşatan kalabalığa güvenlik güçleri pasif bir tutum sergilemişlerdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, kabine üyeleri ve MHP lideri Bahçeli ise olanlardan Kılıçdaroğlu’nu sorumlu tutmuşlardı.

Siyasi partilerin ve parti liderlerinin fiziki güvenliğinin sağlanması hem modern bir devlet hem de demokratik bir rejim olmanın en önemli koşullarından biridir. Kolluk kuvvetleri siyasi parti liderlerinin yurtiçi gezilerinde karşılaşabilecekleri saldırılara karşı gerekli idari önlemleri almak durumundadır. Öte yandan iktidarda olan siyasi parti lideri ise rakiplerinin güvenliği için gerekli siyasal iradeyi ortaya koymalı, onları marjinalize ederek hedef göstermemeli ve en önemlisi saldırıya uğrayan politikacılarla dayanışma içinde olmalılar. Türkiye’de en azından elitler düzeyindeki siyasi kültürde politikacıların fiziki güvenliği uzun yıllardır büyük bir önem taşıyor ve saldırılar, hedef olan liderin politik pozisyonundan bağımsız olarak elitler tarafından kınanıyordu. Son yıllarda bu konsensüsün erozyona uğraması ve saldırıların siyasi hesaplaşmanın bir uzantısı olarak görülmesi Türkiye demokrasisi açısından büyük bir tehlike doğurmaktadır.  

3 Bin 70 Hâkim ve Savcının Görev Yeri Değiştirildi

Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) 3070 hâkim ve savcıyı kapsayan 2021 yılı yaz kararnamesini yayınladı. Buna göre aralarında 26 ilin başsavcısı da dahil olmak üzere adli yargıda 2 bin 582, idari yargıda ise 488 hâkim ve savcının görev yeri değiştirildi. Öncelikle bu kararnamenin zamanlamasının dikkat çekici olduğunu belirtmek gerekir. Bu kadar kapsamlı bir kararnamenin adli tatil başlamadan mayıs ayı içinde yapılması, mevcut HSK üyelerinin görev süresinin Haziran 2021’de sona erecek olmasıyla doğrudan ilgili olduğunu düşündürmektedir. Yeni göreve başlayacak üyeler TBMM ve Cumhurbaşkanı tarafından seçilmiştir. TBMM tarafından seçilen yedi üye HDP dışındaki partiler arasında sağlanan uzlaşma sonucu ilk oylamada seçilmiş ve kamuoyuna yansıyan haberlere göre üyelerden dördü Cumhur İttifakı partilerinin önerisi, üçü ise Millet İttifakı partilerinin önerisi ile belirlenmiştir. Dolayısıyla yeni Kurulun 13 üyesinden üçünün muhalefet partilerinin önerdiği üyelerden oluşacağı anlaşılmaktadır. Ancak görev süresi bitecek olan kurulun dönem ortasında kapsamlı bir kararname çıkararak, yeni oluşan kurulun yapması gereken atamaları gerçekleştirdiği açıktır. Bu da iktidarın, muhalefete Kurulda üç üyelik vermekle birlikte bu üyeleri işlevsiz kılmak istediğini göstermektedir. Diğer taraftan, Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde 2021 yılında yapılacak faaliyetler kapsamında hakimlere “coğrafi teminat” getireceğini açıklayan Adalet Bakanlığı’nın bu yönde herhangi bir adım atmamış olması ve Bakanın, Kurul Başkanı olarak 3070 hâkim ve savcının görev yerini değiştiren kararnameye imza atması reform söyleminin ciddiyeti konusunda kuşku yaratmaktadır. 

Yargı bağımsızlığının sağlanması ve adil yargılanma hakkının güvence altına alınması açısından hakimlere coğrafi teminat sağlanmasının önemi ortadadır. Bir seferde tüm hâkim ve savcıların beşte birinin yerinin değiştirilmesi, sadece hâkim ve savcıların kişisel durumunu etkilememekte, aynı zamanda milyonlarca davanın dosyaya vakıf olan hâkimlerin elinden alınarak yeni hâkimlere verilmesi anlamına da gelmektedir. Bu durum, davaların uzamasına neden olduğu gibi bireylerin tabii hâkim tarafından yargılanma hakkını da ihlal etmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’nin İfade Özgürlüğünü İhlal Ettiğine Karar Verdi 

AİHM bir dizi başvuruda Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine karar verdi. İlk olarak, üç farklı başvuruda sporcuların, hakemlerin ya da kulüp yöneticilerinin medyaya yaptığı açıklamalar ya da sosyal medya paylaşımları nedeniyle Türkiye Futbol Federasyonu, Disiplin Kurulu tarafından verilen çeşitli disiplin ve para cezalarının ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine karar vermiştir. Mahkeme ulusal otoritelerin başvurucuların ifade özgürlüğü ile kamu yararı arasında dikkatli bir dengeleme yapmadıklarını tespit etmiştir. Bu başvurularda ayrıca Futbol Federasyonu, Tahkim Kurulu’nun işleyişinin adil yargılanma hakkını ihlal ettiğine de karar vermiştir. 

Başka bir başvuruda gazeteciler Mahir Kanaat ve Tunca Öğreten’in eski Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın Wikileaks sitesinde yayınlanan maillerini haber yapmaları dolayısıyla terör örgütü üyeliği suçlamalarıyla tutuklanmaları dolayısıyla hem özgürlük ve güvenlik haklarının hem de ifade özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Mahkeme, başvurucuların meşru gazetecilik faaliyetleri dolayısıyla tutuklandıklarını tespit ederek suç işlediklerini gösteren makul bir şüpheye dayanmayan tutuklamanın hukuksuz olduğuna ve ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin yasal dayanağının bulunmadığına karar vermiştir. Bu kararla birlikte AİHM’in son altı ay içinde gazetecilerin hukuka aykırı olarak tutuklanmaları nedeniyle verdiği ifade özgürlüğü ihlali kararlarının sayısı altıya ulaşmıştır.  Bu da ceza hukuku sisteminde sistematik bir sorun olduğunu göstermektedir. 

Sivil Toplum Örgütlerinin Adalet Çağrısı

Suç örgütü yöneticiliği ve üyeliği gerekçesiyle hakkında kırmızı bülten çıkarılan Sedat Peker YouTube’da yaptığı yayınlarla geçtiğimiz ay boyunca gündemi belirlemeye devam etti. Peker’in iddialarının odağında yine İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve eski Başbakan Binali Yıldırım’ın oğlu Erkan Yıldırım vardı. İddialar ise uyuşturucu ticareti, Suriye iç savaşına yardım ve kolluk güçleri içerisindeki hizipleşmelerin ifşası gibi çok çeşitli konulardan oluşuyor.

Suç örgütü yöneticiliğinden hüküm giymiş ve yurtdışına kaçan bir mafya liderinin şu an ülkenin her kesiminde geniş yankı uyandıran bu iddialarını doğru kabul ederek hükümeti eleştirmenin yanlışlığı konusunda bazı değerlendirmeler yapılmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki, Peker’in videoları yayınlanır yayınlanmaz sosyal medya kullanıcıları ve gazeteciler başta iddiaları çeşitli araçlarla doğrulamaya çalışıyorlar ve şu ana kadar iddiaların bir kısmının doğru olma ihtimalleri öylesine arttı ki İçişleri Bakanı Soylu iddialara cevap vermek için bir TV kanalına çıkarak kendisine yöneltilen sorulara cevap vermek zorunda kaldı. İddiaların odağındaki diğer yetkililer de Peker’i yalanlayan açıklamalar yapmaya devam ediyorlar.

Sosyal medya kullanıcıları başta Türkiye sivil toplumu her Pazar günü sabah 7.30’da yayınlanan videoları ısrarlı şekilde takip etmekte ve videolar yayınlanmalarından birkaç saat sonra 5 milyon izlenmeyi geçmekte. IMDB’de sıralanan videolar dünyanın en çok oylanan yapımları arasında yer alsa da IMDB bu sayfayı kısa süre sonra kaldırdı. Parlamento’da yer alan partilerin temsilcileri iddiaların doğruluğunun araştırılması için savcıları göreve çağırmakla yetinirken sivil tepkiler ise her videoda katlanarak büyümeye devam ediyor. Tepkiler devam ederken hakkında iddialar olan eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar şu an görev yaptığı özel şirketten istifa ederken, gazeteci kardeşler Hadi Özışık ve Süleyman Özışık hakkında soruşturma açıldı ve Süleyman Özışık’ın Türkiye Gazetesi’ndeki yazılarına son verildi.

Peker’in iddiaları arasında Türkiye’de1990’larda yaşanan mafya-devlet ilişkisinin en acı sonuçlarından birine de atıf vardı. Döneminin en önemli gazetecilerinden Uğur Mumcu’yu öldürme planlarını yapanların başında eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın olduğunu iddia etti. Ayrıca yine 1996 yılında öldürülen Kıbrıslı gazeteci Kutlu Adalı’nın da cinayetinde sorumlu olduğunu iddia ettiği isimleri de açıkladı. Bu iddialar medya ve ifade özgürlüğü alanında çalışan sivil toplum kuruluşları ve gazetecilerden büyük tepki topladı, sivil toplum örgütleri yetkilileri bu cinayetlere ilişkin yeniden soruşturma açma çağrısında bulundu. AKP ve koalisyon ortağı MHP, Meclis’te bu iddiaların soruşturulmasına ilişkin kurulması önerilen komisyon teklifini reddetti.

İktidar partisi 2015 yılında birlikte seçim kampanyası düzenlemekten çekinmediği hatta şimdilerde korku iklimi yaratmak için her türlü nefret söylemine dolaylı destek verdiği anlaşılan bir mafya babası ile olan karanlık ilişkilerinin ortaya dökülmesinden dolayı oldukça rahatsız. İfşa edilen karanlık ilişkilerin içinde üst düzey devlet adamlarının yakınlarının karıştığı uyuşturucu ticareti ve silahlı gruplara destek gibi olayların da olması ise tarihin acı bir cilvesi olarak değerlendirilmekte. Henüz 6 ay önce “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Yasa” kapsamında silahlı gruplarla maddi bağlantısı olan grupların her türlü eylemlerinin ve uyuşturucu madde ticaretini engellemek üzere yeni düzenlemeler getirerek sivil toplum kuruluşlarına gözdağı vermek isteyen hükümetin ifşa olan bu ilişkilerine yine en organize tepki Türkiye sivil toplumundan gelmektedir. Yaygın ve örgütsüz şekilde büyüyen bu tepkilerin hem iddiaların odağındaki isimler hem de Türkiye siyasal hayatı açısından ne gibi sonuçları olacağını takip edeceğiz. 

Bu büyüme gerçek bir büyüme midir?

TÜİK 28 Mayıs 2021’de Ekonomik Güven Endeksi verilerini açıkladı. Bu endeks 5 tane alt endeksten oluşuyor. Bu alt güven endeksleri ve ağırlıkları şöyle: Tüketici, yüzde 20; Reel Kesim, yüzde 40; Hizmet Sektörü, yüzde 30; Perakende Ticaret, yüzde 5; İnşaat Sektörü, yüzde 5. Görüldüğü üzere reel kesim yani imalat sanayii ve hizmet sektörünün genel ekonomik güven üzerinde etkisi oldukça fazla. Açıklanan verilere göre Ekonomik Güven Endeksi mayıs ayında bir önceki aya göre yüzde 1,3 azalarak, 93,9 seviyesinden 92,6 seviyesine indi. Bu endeksteki dikkat çekici olan nokta ise tüketici güveninin halen çok düşük olması ve maalesef düşmeye de devam etmesi. Verilere göre tüketici güveni bir önceki aya göre yüzde 3,6 azalmış. Bu da aslında tüketicilerin halen “normalleşmediği”ni ortaya koyuyor. 

Bunların yanında ise 31 Mayıs 2021 tarihinde açıklanan büyüme verilerine göre Türkiye ekonomisinin Ocak-Şubat-Mart aylarını kapsayan ilk çeyrekte bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 7 büyüdüğü görülüyor. Peki, ekonomik güven bu kadar düşerken biz neden bu denli büyüyebildik? Aslında bu soru temelde “Bu büyüme gerçek bir büyüme midir?” sorusuyla aynı soru. Zira ekonomik büyümeye eşlik eden bir enflasyon artışıyla da karşı karşıyayız. 

Nisan ayında yıllık tüketici enflasyonu yüzde 17 civarlarındaydı. Fakat Yurtiçi Üretici Fiyat Endeksi artışı, başka bir ifadeyle, sanayi üreticisinin maliyetinin yıllık artışı yüzde 35,17 olarak gerçekleşmişti. Bunun yanı sıra 28 Mayıs 2021 tarihinde açıklanan verilere göre Hizmet Üretici Fiyat Endeksi’ndeki yıllık artış da yüzde 26,26 olarak gerçekleşti. Üretici maliyetlerinin artışının önümüzdeki dönemde tüketici enflasyonuna daha da güçlü bir şekilde yansıyacağını düşündüğümüzde tüketici enflasyonundaki artış sürecinin devam edeceğini düşünebiliriz. Tüm bunların ışığında “Bu büyüme gerçek bir büyüme midir?” sorusuna daha kolay cevap verebiliriz. 

“Gerçek büyüme” ile anlatılmak istenen ekonomideki tüm aktörlerin refahının arttığı bir büyüme süreci. Nominal rakamlara baktığımızda karşımıza çıkan büyüme bize maalesef resmin tamamını göstermiyor. Özellikle enflasyon artışının devam etmesi büyümeden kaynaklanan refah artışının etkisini tamamen ortadan kaldırır nitelikte. Genel tabloya baktığımızda Türk lirasının Amerikan doları karşısında değer kaybetmesi nedeniyle sanayi sektörünün ihracat artışı yaşadığını görüyoruz. Bu da tabii ki ekonominin büyümesine katkı sağlıyor. Fakat içerideki tüketici için yine içeride üretilen bu malları almanın giderek zorlaştığını belirtmek gerekir. Böyle olunca da ekonomik büyümeden gelen refah artışı sadece belirli bir kesimin ekonomik koşullarının iyileşmesine neden oluyor. Refah artışının toplum geneline yayılamaması durumu hem tüketici güveninde hem de vatandaşların harcama kompozisyonunda kendisini gösteriyor. Düşük kurdan kaynaklanan üretim artışı aslında refahımızı artırmıyor. Halbuki demokratik kurumların işlediği bir ülkede ekonomide yüksek ivmeli iniş-çıkışlardan ziyade daha öngörülebilir ve sürekli bir büyüme olmalı. Ancak bu sayede üretilen refah toplumdaki tüm kesimlere olumlu yönde etki edebilir. 

Önceki İçerikRöportaj: Türkiye Tekel Bayileri Platformu Başkanı Özgür Aybaş
Sonraki İçerikTürkiye’de Hükümet Sistemi ve Siyasi Rejim için Yeni Bir Perspektif