Editör’den,

Epeydir yaşanmakta olduğumuz çok yönlü gerileme süreci sonunda Türkiye’yi içinden çıkılması neredeyse imkânsız olan derin bir krize sürüklemiş bulunuyor. Son bir hafta içinde tanık olduğumuz müessif olayların da gösterdiği gibi, kriz derinleştikçe de yeni sorunlar art arda geliyor.

İlk kötü haber Avrupa Birliği Komisyonu’nun Türkiye hakkındaki ‘’İlerleme’’ Raporunu açıklamasıyla geldi. Beklenebileceği gibi, Türkiye AB’ye giriş kriterlerinin hemen hemen tamamında -insan hakları ve demokratikleşme, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı, sivil toplumun bastırılması, kamu idaresinin siyasallaşması ve piyasa ekonomisinde- ilerlemek şöyle dursun daha da gerilemiş. Yayılmacı dış politika yönelimine devam edilmesi de cabası.

Bu Rapor adeta diğer kötü haberlerin de tetikleyicisi oldu. Nitekim, hemen ardından Türkiye’nin OECD’nin bünyesinde yer alan Malî Eylem Görev Gücü’nün (FATF) ‘’gri listesi’’ne girdiği haberi geldi. Yani, Türkiye, FATF’nin nazik ifadesiyle, kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanını ‘’engellemede başarılı olamamış’’. Çünkü hükümet bu konuda FATF’nin tavsiyelerine uygun düzenleme yapmak yerine, daha önceki bir Bülten’de işaret etmiş oluğumuz gibi, kara paranın aklanmasını önleyici düzenleme bahanesiyle sivil toplum örgütlerini baskı altına alma amaçlı yasal düzenleme yapmayı tercih etti. Bu arada, siyasetin finansman kaynaklarını denetime açmaktan kaçınmak suretiyle de Türkiye bir bakıma siyasî yozlaşmanın varlığını resmen tescil etmiş oldu. 

Siyasî yozlaşma örnekleri elbette bununla sınırlı değil. Başka bir örnek geçen hafta patlak veren TÜGVA olayı -daha doğrusu skandalı- dolayısıyla ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın başında bulunduğu TÜGVA adlı Vakfının kendi elemanlarını ve yakınlarını (muhtemelen yargı dahil) devletin çeşitli kademelerine kayırma yoluyla yerleştirdiğini, bu ve başka yollarla söz konusu Vakfın devlet cihazı içinde paralel bir yapılanmaya gittiğini gösteren belgeler ifşa edildi. Bilal Erdoğan’ın kimliği dolayısıyla bu patronaj ilişkisi özellikle vahim olmakla beraber, bu tür ilişkilerden yararlanarak devlet içinde örgütlenen başka dinî grupların olduğunu da daha önceki olaylardan zaten biliyoruz.

Yozlaşmadan nasibini alan kurumlar arasında yargı da var. Daha önceki birçok örnek yanında, geçen hafta yaşanan Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun –sözde yargı bağımsızlığının güvencesi olmak durumunda olan Kurulun- bir üyesinin Devlet Bahçeli’nin isteği üzerine görevinden istifa etmesi skandalı da bu bağlamda kaydedilmeye değer. Olayın vahametini özellikle artıran husus, söz konusu HSK üyesinin MHP Genel Başkanından ‘’genel başkanımız’’ diye söz etmiş olmasıdır. 

Haksız olarak dört yıldır içerde tutulan Osman Kavala’yı AİHM’nın ısrarlı kararlarına rağmen serbest bırakmaması nedeniyle, Türkiye hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Sözleşme’de öngörülen ‘’ihlâl prosedürü’’nü başlatma uyarısı yaptığına daha önceki Bültenlerimizde temas etmiştik. Bakanlar Komitesi’nin geçen Haziran toplantısındaki son uyarısına rağmen Kavala’nın halâ serbest bırakılmaması Batı dünyasının bu sefer başka bir tepkisine yol açtı. ABD’nin yanında, çoğu Avrupa Konseyi üyesi olan 9 devletin Türkiye’deki büyükelçileri Türkiye’yi Osman Kavala’yı serbest bırakmaya çağıran bir açıklama yaptılar. Bu olay kısa süreli bir gerilime ve diplomatik krize yol açtı. Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye’nin içişlerine müdahale olarak gördüğü bu uyarı nedeniyle söz konusu büyükelçileri ‘’persona non grata’’ (istenmeyen kişi) ilan etme tehdidinde bulunduysa da, neyse ki son anda bu akıldışı yola başvurmaktan vaz geçildi.  

Bu hafta Türkiye’nin, AB Komisyonu raporunda ima edilen yayılmacı eğiliminden vazgeçmeye niyeti olmadığını gösteren bir olay daha gerçekleşti; hükümet Suriye ve Irak’taki Türk askerî birliklerinin görev sürelerini iki yıl daha uzatan Tezkereyi muhalefetin de yardımıyla Meclisten geçirmeyi başardı.

Aşağıda, geçen haftanın öne çıkan diğer gelişmelerinin de ayrıntılarını bulacaksınız.

TÜGVA Belgeleri

5 Ekim Salı günü İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Büyükada’daki Şehir Hatları İskelesinde temsilciliği bulunan Türkiye Gençlik Vakfı’nı tahliye etmek istemiş ve belediyenin bina tahliyesi için gerekli olan mahkeme kararını elinde bulundurmasına rağmen TÜGVA tahliyeyi engellemek istemişti. Polis ile zabıta görevlileri arasında gerginlik çıkması oldukça tartışılmıştı. Polisin, mahkeme kararına rağmen bir nevi TÜGVA’nın safında yer alması AKP’ye yakın vakıf ve derneklerle tarafsız olması gereken devlet kurumları arasındaki ilişkinin vaziyetini göstermesi açısından kamuoyunda oldukça dikkat çekmişti.[1]

TÜGVA ve devlet kurumları arasındaki yakınlığa dair devam eden tartışma geçtiğimiz hafta gazeteci Metin Cihan’ın yaptığı bir haberle tekrar alevlendi. Metin Cihan, TÜGVA’nın eski bir çalışanından aldığını söylediği ve yayınladığı belgelere göre, kamu görevlerine atanmak isteyen kişiler TÜGVA ile iletişime geçmektedir. TÜGVA da bu kişilere gerekli referansları sağlayarak mülakatları kolaylıkla geçmesini ve atamalarının yapılmasını gerçekleştirmektedir. Metin Cihan birçok kurumda çalışan yüzlerce kamu görevlisinin adının bulunduğu belgeleri kamuoyu ile paylaştı.[2] Ayrıca iş arayan gençlerle TÜGVA’da görevli olan kişiler arasında geçtiği iddia edilen birçok WhatsApp yazışması da yayınlayan Cihan, TÜGVA’nın faaliyetlerinin paralel devlete işaret ettiğini ifade etti.

TÜGVA ve benzeri karakterde birçok vakıf ve derneğin içinde bulunduğu patronaj ilişkileri ve kayırmacılık pratikleri Türkiye demokrasisi ve bürokrasisinin geleceği açısından büyük tehditler oluşturmaktadır. İlk olarak, daha çok bireysel yaşanmışlıkla veya kulaktan kulağa dolaşan bilgilerle insanların farkında olduğu torpille kamu atamasının esasında ne kadar da sistematik hale geldiğini göstermektedir. İkinci olarak, kamu personeli olma amacıyla yaklaşık bir buçuk milyon kişinin girdiği KPSS sınavının referans adı altında gerçekleşen torpillerle mülakat aşamasında nasıl kadük bırakıldığını ve yüzbinlerce kişinin nasıl haksız rekabete uğradığını göstermektedir. Belki de en önemlisi, özel çıkar gruplarının devlet kurumlarını ele geçirmesi sorunuyla karşı karşıyayız.

AİHM Cumhurbaşkanına Hakaret Suçunu Düzenleyen Hükmün Sözleşme ile Bağdaşmadığına Karar Verdi

Son yıllarda giderek ifade özgürlüğünün kısıtlanmasının temel enstrümanlarından biri haline gelen TCK’nın 299. maddesine dayanarak Cumhurbaşkanına hakaret edildiği gerekçesiyle on binlerce soruşturma açılmakta ve binlerce kişiye ceza verilmektedir.[3] AİHM 19 Ekim 2021 tarihinde yayınladığı Vedat Şorli[4] kararında, başvurucunun Facebook hesabında bir karikatür ve bir resim altı yazısı paylaşması nedeniyle Cumhurbaşkanına hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında verilen 11 ay 20 gün hapis cezası dolayısıyla ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.  Mahkemenin yerleşik içtihadına göre Devlet başkanlarının özel yasalarla hakarete karşı korunmasının Sözleşme ile bağdaşmadığını hatırlatan AİHM, başvurucunun iki Facebook paylaşımı dolayısıyla tutuklanmasının ve infaz edilmemiş olsa da hapis cezasına çarptırılmasının ölçüsüz olduğunu vurgulamıştır. Dört yıla kadar hapis cezası öngören TCK m.299’un Sözleşmenin ruhuyla bağdaşmadığını belirten Mahkeme, Sözleşmenin 46. maddesi bağlamında ihlalin ancak bu hükmün değiştirilmesi ya da kaldırılmasıyla giderilebileceğine karar vermiştir.

Artun ve Güvener/Türkiye kararının uygulanması bağlamında Bakanlar Komitesi tarafından hükümet zaten TCK m. 299’u kaldırmaya davet edilmişken[5] AİHM’nin Vedat Şorli kararı ile Cumhurbaşkanına hakaret suçunun kaldırılması bir zorunluluk haline gelmiştir. Uygulaması olmasa da Avrupa’da bazı ceza yasalarında yer alan ve devlet başkanına hakareti daha ağır yaptırıma bağlayan hükümler AİHM tarafından Sözleşmenin ruhuna aykırı görülmektedir.[6] Buna rağmen Anayasa Mahkemesi 2016 yılında verdiği norm denetimi kararında TCK m. 299’u Anayasaya aykırı bulmamış ve iptal etmemiştir.[7] Söz konusu kararda AYM’nin, AİHM içtihadına hiç atıf yapmadığı görülmektedir. Aynı şekilde AYM, yukarıda belirtildiği gibi binlerce mahkûmiyet kararı verilmesine rağmen TCK m.299’dan mahkûm edilenlerin yaptığı bireysel başvurularla ilgili olarak çok uzun süre boyunca hiçbir ihlal kararı vermemiş, ancak geçen ay içinde üç ihlal kararı açıklamıştır.[8] Ayrıca belirtmek gerekir ki, AYM Vedat Şorli’nin yaptığı bireysel başvuruyu ihlalin başvurucu tarafından ispat edilemediği gerekçesiyle kabul edilemez bulmuştur.[9] Şorli kararı, AYM’nin ifade özgürlüğünü koruma konusunda AİHM içtihadından çok uzakta olduğunu göstermektedir.

Bir HSK Üyesi Bir Siyasi Parti Liderinin Talebi Üzerine İstifa Ettiğini Duyurdu

Geçtiğimiz günlerde Hakimler ve Savcılar Kurulu üyesi Hamit Kocabey görevinden istifa ettiğini duyurdu. İstifa dilekçesinde herhangi bir gerekçe göstermeyen Kocabey, daha sonra oğlunun sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada istifa kararını MHP lideri Devlet Bahçeli ile istişaresi sonucunda aldığını duyurdu.[10] “TBMM tarafından seçilmiş olduğum HSK üyeliği görevimden Genel Başkan’ımız Sayın Devlet Bahçeli ile yaptığımız istişare sonucu istifa etmiş bulunmaktayım. …”şeklindeki açıklama tartışmalara yol açtı.Daha önce Bahçeli’nin ve MHP’nin avukatlığını yapan Kocabey, 2017 ve 2021 de TBMM tarafından HSK üyeliğine seçilmişti. Söz konusu açıklama, yargı bağımsızlığının güvencesi olması gereken bir kurumun üyelerinin bağımsızlığı konusunda kuşku uyandırmaktadır. Ayrıca HSK üyesi Kocabey’in kendisini siyasi parti liderine bağlı hissettiği görüntüsü veren açıklama, yargı kurullarına üye seçiminde TBMM’ye kontenjan tanınmasının yargı bağımsızlığına katkısının da tartışmaya açılması gerektiğini göstermektedir.

Saplantılı Bir Aşk Hikayesi: TRY-USD

Bu bültenlerin yazılmaya başlandığı tarihten itibaren bültenlerimizde en çok hangi konular üzerine yazdığıma biraz bakma şansım oldu. Sonra konuların hepsinin aslında ne ile ilgili olduğunun bir anlam ifade etmediğini gördüm. Çünkü, faiz-enflasyon, bağımsız kurumlara zarar verici müdahaleler, sonucu hesap edilmeyen politikalar vs. gibi sorunların hepsinin gerçekten ama gerçekten tek bir sebebe bağlandığını gördüm. Bu tabii ki büyük bir keşif vs. değil. Fakat bunu tekrar tekrar hatırlamak esasen bu bültenlerin niçin yazıldığını hatırlamaya da yardımcı oluyor. Bu bültenlerin yazımı Türkiye’nin demokratikleşme sorununun tespitini amaçlıyor. Burada ekonomi, hukuk, siyaset vs. ile ilgili yazılanların hepsi aslında esas soruna atıf yapıyor. Bu iyi bir şey. Öte yandan işin bir de kötü tarafı var. Yazılanların hepsine bütüncül olarak bakmak insanda bıkma hissi doğuruyor. Siz ne kadar rasyonel ve özgürlükçü bir açıdan olaylara yaklaşmaya çalışsanız da karşınızda yanlışta ısrar eden bir anlayış olduğu gerçeği yüzünüze çarpıyor. Türkiyeli entelektüeller son yıllarda çok yoruldular. Bu öyle tatlı bir yorgunluk da değil. Bir işe dört elle sarılırsınız ve sonucu gördüğünüzde içinizde doğan ferahlama hissi uzun zamandır bizlerin kapısına uğramıyor. Her gün bir gün sonra yaşanacak başka bir krizin, acının, facianın yasını tutuyoruz kafamızı yastığa koyduğumuzda. Benim de katkı sunduğum ve çok şey öğrendiğim bu son bültende esasen formatın biraz dışına çıkarak duygusal bir giriş yaptım sanırım. Ama benim esas alanım davranışsal iktisat ve biz sosyal bilimcileriz. O nedenle arada “birey”in kendisini de yaptığı işlerin içine biraz fazlaca dahil etmesi büyük bir sorun olmasa gerek.

Türk Lirası ve ABD doları arasında gerçekten saplantıya dönüşmüş bir hikaye var. Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanı olduğu günden bu yana doların seyrine baktığımızda iki para arasındaki ilişkinin nasıl bir saplantıya dönüştüğünü görebiliyoruz. Albayrak’ın bakan olduğu 10 Temmuz 2018’de 1 ABD doları 4,7 TL olarak işlem görüyordu.[11] 24 Ekim 2021’e geldiğimizde ise 1 ABD dolarının TL cinsinden karşılığı 9,75 TL’ye dayandı. Yani üç yıl gibi kısa bir sürede dolar Türk lirası karşısında neredeyse yüzde yüz değer kazandı.[12] Bu durumda gelişmekte olan ülkeler aleyhine işleyen uluslararası konjonktürün elbette etkisi vardı. Fakat gelişmekte olan ülkelerin birçoğunda bu denli erime yaşanmadı. Türk lirası çoğu zaman diğer gelişmekte olan ülke para birimlerinden negatif ayrıştı. Yani yaşadığımız krizi biz ellerimizle yarattık. Bu kriz “ev yapımı kriz” tanımına tamamen uygundur.

Peki, tüm bu süreçte neler yaşandı da TRY-USD ilişki saplantılı bir aşk hikayesine dönüştü. Türkiye öncelikle hiçbir başkanlık sistemine benzemeyen pejoratif olarak kendine özgü bir başkanlık sistemine geçti. Ardından Albayrak Hazine ve Maliye Bakanlığı ile birlikte aslında bağımsız olması gereken Merkez Bankasını da yönetmeye çalıştı. Türkiye’nin ekonomik kurumlarında işinin ehli kişilerin neredeyse hepsi ya işlerinden oldular ya da pasif görevlere çekildiler. Bu süreçte Maliye Bakanlığı esas işi olan bütçeyi bile hazırlayamayacak bir duruma geldi. Bütçe Yasası TBMM’ye anayasada belirlenen süre içinde getirilemedi. Bu durum bile kurumların nasıl çöktüğünün en canlı örneğidir. Sonra Merkez Bankasına sürekli bir faiz indirme baskısı uygulandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan her fırsatta faizlerin indirilmesi gerektiğini söyledi. O söyledikçe Merkez Bankasının eli kolu bağlandı. Zaten işinin ehli olan insanlar da görevlerinden uzaklaştırılmıştı ya da sesleri kesilmişti böylece tek vazifeleri olan “mutlak lider”e itaatin önünde bir engel kalmadı. Son iki Para Politikaları Kurulu toplantısında ise önce 100 sonra 200 baz puan faiz indirimi yapıldı. Ardından da zaten Türk lirası ABD doları karşısında 8,4’ten 9,75’e doğru yolculuğuna başladı. Bu süreçte Albayrak da gitti üç tane merkez bankası başkanı da. Fakat sabit kalan şeyler Cumhurbaşkanı Erdoğan ve onun Türkiye ekonomisine bırakacağı kötü miras oldu.

Bu sürecin yönetilme daha doğrusu yönetilememe biçimiyse bu ilişkinin bir saplantıya dönüşmesinin nedeni. Şöyle ki; Türk lirası dolar karşısında her değer kaybettiğinde hükümet kanadından ihracatın artırılması için bu yöntemin uygulandığını ve bunun bilinçli olarak yapılan bir şey olduğunu vurgulayan açıklamalar geliyor. Türk lirası değer kazandığında ise hamasi söylemler devreye giriyor ve ülkenin üzerinde oynanan oyunların ortadan kaldırıldığına ilişkin açıklamalar yapılıyor. Bu da tutarsızlık hem Türk lirasına olan güveni zedeliyor hem de onun elde tutulmak için sağlam bir para olmasını engelliyor. Bahsettiğim saplantılı durum da tam olarak bu tutarsızlıktan dolayı ortaya çıkıyor. Bültenlerimizde artık bir sona gelirken keşke başladığımız noktadan daha iyi bir yerde olsaydık diyorum. Bunun gerçekleşmemesi ilk paragrafta anlattığım duyguları daha yoğun yaşamama sebep oluyor. Ama özgürlük mücadelesi her zaman çeşitli iniş çıkışlara sahne olmuş bir alan. O nedenle umutlu olmayı tercih ediyorum.

Türkiye, Malî Eylem Görev Gücü (FATF) tarafından kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanını engellemede başarılı olamadığı için ‘gri liste’ye alındı[13]

Aralık 2020’de kabul edilen Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Yasa tasarısının kabulü ve Resmî Gazetede yayınlanmasının ardından, kanunun içeriğine dair bazı tartışmalar ortaya çıktı. Kanunun dayandığı şey olan OECD bünyesindeki bulunan Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF -Financial Action Task Force) tüm ülkelere; kara paranın aklanması, terörizmin ve kitle imha silahlarının yaygınlaşması ve bunların finansmanının engellenmesine yönelik önerdiği düzenlemeler olduğu kanun yapıcılar tarafından sık sık vurgulandı. Türkiye’nin FATF önerilerini hayat geçirmemesi halinde bu kurumun oluşturduğu Gri Liste’ye girme ihtimali bulunduğu ve bu doğrultuda bu kanunun hayata geçirilmek zorunda olduğu iddia edildi. Ancak telif henüz yasalaşmadan önce uzmanların sık sık vurguladığı FATF önerileri doğrultusunda kara para aklama konusunda hiçbir düzenlemenin yapılmadığı, yapılan tüm düzenlemelerin bu öneriler bahane edilerek sadece sivil toplum üzerindeki devlet baskısını artırmaktan ibaret olduğu yönündeki eleştiriler kanun yapıcılar tarafından görmezden gelindi.

Ancak Ekim 2021 itibariyle Türkiye’nin, Malî Eylem Görev Gücü (FATF) tarafından kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanını engellemede başarılı olamadığı için ‘gri liste’ye alınması söz konusu. FATF 21 Ekim’de Paris’te gerçekleştireceği toplantıda bu kararı onaylayacak. Karar ile birlikte Türkiye’nin halihazırda ülkeye çekmekte zorlandığı dış sermaye yatırımlarının daha da azalabileceği belirtiliyor. Edinilen bilgilere göre, FATF Türkiye’nin Uluslararası İşbirliği İnceleme grubu tarafından özel izlemeye alınması tavsiyesinde bulundu. Gri liste olarak da bilinen bu grubun içerisinde Arnavutluk, Fas, Suriye, Güney Sudan ve Yemen gibi ülkeler bulunuyor. 39 üyeye sahip FATF kurulunun büyük ihtimalle tavsiyeye uyacağı belirtilirken kaynakların bazıları ise bu onayın sadece bir formalite olacağını vurguladı.  Gri liste aslında FATF’ın kapsadığı ülkelerin artırılmış bir izlemeye tabi olmasını öngörüyor. FATF, gri listeye alınan bir ülkenin stratejik eksikliklerini belirlenen zamanda giderme taahhüdünde bulunduğunu belirtiyor.

FATF önerilerinin içinde aslında en önemli olanları “Siyasi Nüfuz Sahibi” [Politically Exposed Persons (PEP)] kişilere yönelik yapılan önerilerdi.[14] FATF, bu kişilerin mal varlıklarının çok daha iyi bir şekilde izlenmesi için mekanizmalar kurulmasını ve yine bu kişilerin politik güçlerini servet yaratma amacı olarak kullanılmasının engellenmesi için önlemler alınmasını öngörüyordu. Ne var ki iktidar kanadının meclise dayattığı kanun taslağı içinde bu konulara ilişkin hiçbir önlem bulunmuyordu. Bu eksikliklere rağmen kabul edilen kanunun FATF ve OECD nezdinde ne kadar dikkate alınmadığı anlaşılmış oldu. Türkiye hükümeti gri listeye girme riskine rağmen siyasetçilerin servet kaynaklarını denetime açmaya istekli olmadığı belli oldu. Ancak kara para aklama tehdidini bahane ederek sivil toplum kuruluşları üzerinde kurduğu baskı ise kalıcı hale geldi. Muhalif sivil toplum kuruluşları denetim tehditleri ve artan idari yüklerin altında ezilmeye başlarken kanunun dayandığı iddia edilen FATF önerileri ile hiçbir bağının olmadığını resmi olarak da anlaşılmış oldu.

Aralık 2020’de kabul edilen Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Yasa tasarısının kabulü ve Resmi Gazetede yayınlanmasının ardından, kanunun içeriğine dair bazı tartışmalar ortaya çıktı. Birtakım endişeler oluşturan maddeler olduğuna dair fikirler ortaya atıldı. Zira, kanunun maddeleri incelendiğinde, STK’lara uzanan, faaliyetleri üzerindeki devlet kontrolünü denetim altına alma isteği doğrultusunda yorumlanabilecek bir içeriğe sahip olduğu görülmekte ve direkt aslında Türkiye’deki STK’ları ilgilendirmektedir. Bununla alakalı olarak sorular şu şekilde düşünülebilir;

1- İlk başta sivil toplum, sivil alan nedir, bizim demokratik haklarımız ve demokratik düzenin akışı içinde önemi nedir bunu tanımlamakla başlayabiliriz. Sivil toplum denince akla gelen devletten bağımsız olma durumu devreye girdiğinde, bundan tam olarak ne anlamamız gerekiyor?

2- Sivil toplumun faaliyet alanının daraltılması bizim için uzun vadede ne kayıp getirir ve denge ve fren mekanizmasının bozulması hayatımızı ne derinlikte etkileyecektir?

3- Sivil toplumun örgütlenmesi ve faaliyetlerinin önemlerini az çok netleştirdikten sonra, şu an konumuz olan Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Yasa’sının içeriğine geçebiliriz. Öncelikle iç mevzuatta da özellikle dernek ve vakıfların faaliyetlerine ilişkin yeni düzenlemeler içeren bir torba yasa görmekteyiz. Bu kapsamda terörün finansmanı, uyuşturucu ticareti, kara para aklama suçlarına vurgu görüyoruz. Bunlara bağlı olarak ise soruşturma açılmasının kolaylaşması STK’lar için de denetlemenin genişlemesinin önünü açıyor olduğunu söyleyebilir miyiz?

4- Aynı şekilde mahkemelerce terör örgütü olduğuna kesin olarak karar verildikten sonra terörizmin finansmanıyla ilgili olarak Türkiye’de bulunan kişi, kuruluş ve organizasyonların Türkiye’de bulunan bütün mal varlıklarının dondurulmasına, Değerlendirme Komisyonunun önerisi üzerine, Hazine ve Maliye Bakanı ile İçişleri Bakanı karar verebilecek, ifadelerinin yer alması muğlak bırakılan terör kriterinin hangi aktiviteleri bağlayacağının belirsizliğine yol açtığını söyleyebiliriz. Kavramlar üzerindeki bu esneklik bize şu anki hükümetin amaçları için ne söyleyebilir?

5- Terör kavramının belirsizliğini ve esnetilebilirliği haricinde, anayasal haklarımızın ihlal ediliyor oluşu, bahsi geçen soruşturmalar sonucunda ceza alan bir kişinin ileriki zamanda da STK faaliyetlerinde karar alıcı organlarda çalışmasının kısıtlanması, bir çeşit cadı avı görmemize ve STK’ların tam anlamıyla budanmasına tanıklık edeceğimiz günlerin geleceğini bize söylemiyor mu?

6- STK’ların önemli bir bölümü yerli ya da yabancı kurum ve kuruluşlardan fon almakta, bağış almakta. Bu son kanun düzenlemesinde, mal varlığı tanımının içine fonların da dahil edilmiş olup; derneklerin hem fonlarının şeffaflık bahanesi üzerinden kontrol edilmesi, bazı fonların iptal edilmesi ya da artık derneklerin fon bulmalarının zorlaşmasına yol açabilir mi? Örneğin, yabancı bir kuruluş Türkiye’deki bir dernek ile fon göndermek amacıyla mail üzerinden iletişime geçtiğinde, bu soruşturmalar zinciri yabancı kuruluşlara da uzanabilir mi? Ve böyle bir durumda, Türkiye’deki derneklere fon sağlama noktasında çekimser kalmalarına sebep olabilir mi?

7- Mevcut iktidarın hükümeti devralmasından bugüne olan süreç düşünüldüğünde STK’lar ile olan ilişkisini nasıl değerlendirebiliriz? Bugün geldiğimiz noktanın habercisi olan erken olaylar var mıydı? Neler yapabilirdik, nerelerde eksik kalmış olabiliriz?

8- Mevcut durumdaki düzenlemelere tepki konusunda STK’ların seslerini duyurmakta yetersiz kaldığını da söyleyebilir miyiz? Kendimizi de bu noktada eleştirebilmemiz mümkün mü?

9- İçinde bulunduğumuz durum tam anlamıyla umutsuz bir vaka diyebilir miyiz? Engellere adapte olarak mücadele edebilmemizi görüyor musunuz, veya nasıl mücadele edilebileceğine dair bir değerlendirmeniz var mı? İdeal bir durumda STK ve devlet ilişkisi ne olmalı?

10- Hukuki çerçeveden bakıldığında bu çıkan yasanın BM tarafından yayınlanmış kararla ne kadar uyumlu olduğunu, uluslararası hukuka ve anayasaya ne derecede uyumlu olduğunu söyleyebiliriz? Ve çıkarılan kanunun niyet edilen bağlamından çıkarılarak STK’lara özel bir yasaya dönüşmüş olduğunu söylemek pratikte mümkün mü? (Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi 11. Madde, Anayasa 33. Madde)

11- Hangi maddelere dayanarak derneklere kayyum atanmasının önünü açtığını ifade edebiliriz?

12- Bir soruşturma açılması halinde, dernek yetkilileri görevden alınabiliyor, ve İçişleri Bakanlığı yetkisi dahilinde kayyum atanabiliyor; fakat bu kanunda, sadece soruşturma açılması halinde dahi derneğin çalışmaları askıya alınabiliyor ve ya ilgili organın görevden alınabilmesi mümkün görünüyor. Ortada bir ceza ya da sonuçlanmış bir soruşturma olmadan bu yetkinin tanınması masumiyet karinesinin ihlali değil midir?

13- Denetlemelerin herhangi bir devlet memuru tarafından yapılabilecek olması da şeffaflık ve objektif bir sürecin, ciddiyetin yürütülmesi açısından ne tür problemlere yol açabilir?

14- Yeni yasa, AKP’nin “kültürel hegemonyayı kuramadık” demesinin aleni bir ilanı olarak değerlendirilebilir mi? Hatta tahakkümün ve baskının giderek yaygın ve yoğun şekilde seyrediyor olması sivil toplum derneklerinin de artık otoriter muhafazakârlıktan neo-faşizan bir tavra sürüklendiğimizi beyan etmeleri için yeterli midir?



[1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-58820808

[2] https://www.dw.com/tr/t%C3%BCgva-belgeleri-tart%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1/a-59496193

[3] 2020 yılı Adli istatistiklerine göre bir yılda TCK 299. Maddesinden Cumhuriyet savcılıklarında hakkında karar verilen dosya sayısı 31.297’dır. Aynı yıl 8769 dava açılmış, 3325 mahkûmiyet, 1335 beraat, 3385 hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiştir. Bkz. Adalet İstatistikleri 2020, s. 60, 97, 111vd. https://adlisicil.adalet.gov.tr/Resimler/SayfaDokuman/1692021162011adalet_ist-2020.pdf. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasından 2019 yılı sonuna kadar ise aynı maddeden 128.872 adli soruşturma ve 30.708 adli kovuşturma yürütülmüştür. https://ifade.org.tr/reports/rule9/IFOD_Rule9_Pakdemirli_Submission_TR.pdf

[4] Vedat Şorli/Türkiye, no. 42048/19, 19.10.2021, http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-212394

[5]  Bakan Yardımcılarının 9 Haziran 2021 tarihli 1406. Toplantısında alınan CM/ResDH(2021)110 sayılı karar.https://search.coe.int/cm/Pages/result_details.aspx?ObjectID=0900001680a2c296

[6] Colombani ve Diğerleri/Fransa, no. 51279/99, § 68, ECHR 2002-V; Artun ve Güvener/Türkiye, no. 75510/01, 26.07. 2007, para. 31; Önal/Türkiye (no. 2), no. 44982/07, 02.07.2019; Otegi Mondragon/İspanya, no. 2034/07, 15.3.2011; Stern Taulats ve Roura Capellara/İspanya, no. 51168/15, 13.03.2018.

[7] E: 2016/25, K: 2016/186, 14.12.2016

[8] Diren Taşkıran, B. No: 2017/26466, 26/5/2021; Şaban Sevinç (2), B. No: 2016/36777, 26/5/2021; Yaşar Gökoğlu, B. No: 2017/6162, 8/6/2021.

[9] Vedat Şorli/Türkiye, no. 42048/19, 19.10.2021, para.12.

[10] https://twitter.com/Nzmddnkocabey/status/1449024102178689052

[11] https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/en/tcmb+en/main+menu/statistics/exchange+rates/indicative+exchange+rates

[12] https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/en/tcmb+en/main+page+site+area/today

[13] https://www.ft.com/content/74ff270e-6f1d-489f-802b-cd9b36c86fa3

[14] https://oad.org.tr/en/publications/bulletins/freedom-observer-no5274/

Önceki İçerikTÜRKİYE’NİN PARADİGMA DEĞİŞİMİNE İHTİYACI VAR
Sonraki İçerikKalıpları ve Muhafazakarlığı Bozan Özgürlük – Çeviri