Bir Anomalinin Doğuşu: 7 Haziran

Türkiye neden normalleşemiyor? Türkiye neden olağanüstülüklerin gündelik rutinler hâline geldiği bir ülkeye dönüştü? İktidar ve muhâlefet ilişkileri neden prosedürel ve normatif belirlenimler üzerinden hareket etmiyor, edemiyor? Siyâset kurumu, ülkenin mevcut sorunlarını rasyonel olarak tartışmaktan ziyâde neden darbe gibi şuyûu vukuundan beter bir tevâtürü konuşmaya teşne?

BİR ANOMALİNİN DOĞUŞU: 7 HAZİRAN

Koronavirüs salgınındaki yeni vaka sayılarının ve can kayıplarının nispeten tavsamasıyla birlikte, bir süredir sâbit hızla seyreden siyâset gündemi yeniden ivme kazandı. MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın Twitter aracılığıyla yaptığı paylaşımlardan sonra Cumhur İttifakı’nın akıbeti; Eski HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in “İYİ Parti bize aracı gönderdi” çıkışının akabinde ise Millet İttifakı’nın geleceği tartışılmaya başlandı. İttifakların müstakbel vaziyetlerine ek olarak kamuoyunun tartıştığı bir diğer konu da erken seçim ihtimâli. “İYİ Parti, AK Parti’ye göz mü kırpıyor?”, “Kararsızların eğilimleri nasıl olur?”, “Seçim Kanunu değişir mi?”, “Erdoğan’ın karşısına İmamoğlu mu, Yavaş mı çıkmalı?”, “Olası bir seçimde iktidar el değiştirir mi?” gibi sorular hakkındaki fikir teâtîleri çoktan başladı bile. Elbette bu tür soruların tartışılması son derece doğal. Ancak üzerine düşünülmesi, etrâfında tartışma yürütülmesi gereken aslî soru[lar] şunlar olmalı: Türkiye neden normalleşemiyor? Türkiye neden olağanüstülüklerin gündelik rutinler hâline geldiği bir ülkeye dönüştü? İktidar ve muhâlefet ilişkileri neden prosedürel ve normatif belirlenimler üzerinden hareket etmiyor, edemiyor? Siyâset kurumu, ülkenin mevcut sorunlarını rasyonel olarak tartışmaktan ziyâde neden darbe gibi şuyûu vukuundan beter bir tevâtürü konuşmaya teşne? Yazının başlığıyla uyumlu bir şekilde son defa soralım: Türk siyâsetindeki anomalinin sebebi ne?

Sonda söylenecek olanı başta söyleme klişesine riâyet edelim ve bu aslî soruların cevabını yekten verelim: Türkiye, 7 Haziran 2015 târihinde yaptığı -daha doğrusu yapamadığı- seçimleri siyâsî hayâtına tatbik edememesinin hummâsını, sancısını yaşamakta.  Öyle ki, vaktinden önce yapılan genel seçimlere, şâibe kaygısıyla tekrarlanan mahallî seçimlere ve memlekete dar geldiği öne sürülen parlamenter modelin yerine ikame edilen Türk tipi başkanlık sistemine rağmen siyâsî sistemin içindeki bit yeniği bir türlü tâmir edilemiyor.

Bu bit yeniğinin ne zaman oluştuğunu daha net görebilmek için yakın târîhimizde çok kısa bir yolculuk yapalım ve anomalinin başladığı 7 Haziran sürecine dönelim. De jure anlamda partisiz olan ve anayasaya göre tarafsız olması beklenen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın toplu açılış törenleri adı altında yaptığı seçim mitingleri üzerine tekrar düşünelim. Birçoklarına göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu mitinglerde alenen AK Parti için oy talep ediyordu. Kuşkusuz, Erdoğan “gönlümde bir aslan yatıyor” derken oyların CHP, MHP ya da HDP’ye değil, AK Parti’ye verilmesini îmâ ediyordu. Ancak Erdoğan’ın önceliği, AK Parti’nin seçimlerden birinci parti olarak çıkması yâhut tek başına iktidara gelmesi değildi. O’nun gönlünde yatan, Genel Başkanlık ile Cumhurbaşkanlığını aynı anda yürütebilmesinin yolunu açacak bir seçim sonucunun teşekkülü idi. Nitekim Erdoğan, “400 milletvekili verin bu iş huzur içinde çözülsün” sözüyle de bu niyetini açıkça beyan ediyordu. Hâlbuki dönemin AK Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, yaptığı seçim mitinglerinde sistem tartışmalarına neredeyse hiç değinmiyor; katıldığı programlarda başkanlık sistemine ilişkin soruları mütereddit bir tavırla ve muğlak ifâdelerle geçiştiriyordu. Ayrıca AK Parti’nin 7 Haziran 2015 seçimleri için yayımladığı seçim beyannâmesinde de başkanlık sistemine sâdece üç sayfa yer ayrılmıştı. Yâni, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 7 Haziran sürecindeki en aslî ve hatta tek konusu, AK Parti’nin 356 sayfa, 7 ana başlık, 49 alt başlıktan müteşekkil seçim beyannamesinde 3 sayfalık bir alt başlıktan ibâret kalıyor; Genel Başkan Davutoğlu tarafından es geçiliyordu. İşte bu süreç, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendi siyâsî çıkarlarını, AK Parti’nin siyâsî çıkarlarından ayrıştırmaya başladığı çok önemli bir kırılmayı imler. Bu kısmı biraz açalım. Türkiye’nin siyâsî kodlarının çözümlemesinde merkez-çevre ilişkisinin/ikileminin hâlâ en belirleyici paradigma olduğunu varsayan görüşe göre, AK Parti, Demokrat Parti geleneğinin günümüzdeki temsilcisidir. Kezâ, AK Parti’nin her fırsatta DP mîrâsına atıf yaparak, siyâsî şeceresini DP’nin tecrübesinde sâbitlemesi bilinen bir gerçek. Yine AK Parti Menderes, Özal ve Erdoğan arasında figüratif bir özdeşlik zemini kurguluyor ve buradan hareketle merkez sağ eksenli bir politik retorik üretiyordu. 7 Haziran süreci ise AK Parti’yi, DP geleneğinin bir anlamda özü olan Hürriyet Mîsâkı’nın esaslarından rücû ettirecek, AK Parti’nin merkez sağ eksenini kaydıracak hayâtî gelişmelere sahne oluyordu. Önce kısaca Hürriyet Mîsâkı’na değinelim.

1946 yılının Ocak ayında kurulan DP, Birinci Büyük Kongresi’ni 7-11 Ocak 1947 târîhinde gerçekleştirir. Bu kongrede, Hürriyet Mîsâkı adı verilen bir manifesto kabul edilir. Hürriyet Mîsâkı’nın üçüncü maddesi şöyledir: “Devlet reisliği ile fiilî parti reisliğinin bir zat uhdesinde birleşmemesi esasının kabûlü.” Sistemi tıkayan sorunları ve CHP iktidarının açmazlarını tespit eden Hürriyet Misâkı, siyâsî mecrâda öylesine etkili olmuştur ki, İnönü ünlü 12 Temmuz Beyannâmesi’nde şöyle diyecektir: “… bir kanuni siyâsî partinin metotları ile çalışan muhâlif partinin, iktidar partisi şartları içinde çalışmasını temin etmek lâzımdır. Bu zeminde ben, devlet reisi olarak kendimi her iki partiye karşı müsâvî (eşit) derecede vazîfeli görürüm.

14 Mayıs 1950 seçimlerinde iktidar olan DP, Hürriyet Mîsâkı’nda verdiği sözü yerine getirmiş; Cumhurbaşkanı seçilen Celâl Bayar, DP Genel Başkanlığı’ndan istifâ etmiş, O’nun yerine 9 Haziran 1950’de Adnan Menderes DP Genel Başkanı olarak seçilmiştir. Böylelikle Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlık makamları birbirlerinden ayrılmış; siyâsî sistem içerisindeki güç dengesi tipik bir parlamenter sistemde olması gerektiği gibi başbakan ağırlık merkezli bir forma bürünmüştür. Mete Kaan Kaynar’ın ifâdesiyle “Bu uygulama, sadece DP iktidarı ile de sınırlı kalmayacak; siyâsetin başbakanlar eliyle belirlenmesi ve parti TBMM grubu üzerindeki hâkimiyetin yine onlar ve çevreleri aracılığıyla tesis edilmeleri günümüze kadar devam edecektir. Bu, o kadar belirgin bir dönüşümdür ki, başbakanların siyasal yapının başat gücü olmaları durumu, darbelerin ardından cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden muktedir emekli askerler döneminde dahi değişmeyecektir.” Sözün kısası, DP, Tek Parti döneminin anomalik parlamentarizmini kısmen ıslâh eden önemli bir düzenlemeye imzâ atmıştır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın toplu açılış törenlerindeki tüm telkin ve tembihlerine rağmen 7 Haziran seçimlerinden, DP’nin Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlık makamları arasında yaptığı balans ayarını tersine çevirecek bir tablo çıkmadı. AK Parti’nin yüzde 40,87, CHP’nin yüzde 24,95, MHP’nin yüzde 16,29 ve HDP’nin yüzde 13,12 oy alarak TBMM’ye girdikleri 7 Haziran seçimleri, Türk siyâsî hayâtında IV. Koalisyon Dönemi’nin başladığını tasdik eden bir aritmetikle sonuçlanmıştı. Dönemin AK Parti Genel Başkanı ve Başbakanı Ahmet Davutoğlu da 7 Haziran’dan 3 gün sonra, 10 Haziran’da çıktığı TRT yayınında, seçimlerden çıkan neticeye muvâfakat eden şu sözleri söylemişti:  “Eğer gücümüz olsaydı sistemi değiştirirdik ama sistem değişmediğine göre, artık taşların yerine oturması lazım. Muhâlefet muhâlefet, Cumhurbaşkanlığı makamı Cumhurbaşkanlığı makamı, Başbakan Başbakanlık makamı… Taşları yerine oturtmak için bir fırsat bu. O taşları yerine oturttuktan sonra herkes kendi görevini, var olan anayasal sistem içerisinde, yetki ve sorumlulukları dağılmış bir şekilde, üzerine düşeni yaparsa biz bu koalisyon görüşmelerinde daha rahat yol alırız. Hem millet rahat eder hem de bir uzlaşı kültürü doğar.” Yine aynı programda Davutoğlu, “… şimdi var olan sistemi işletmektir bizim sorumluluğumuz… Küsemeyiz, sırtımızı dönemeyiz, başka yollar arayamayız” diyor ve koalisyon formüllerine açık olduğunu ikrar ediyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise henüz Davutoğlu’nu hükûmet kurmakla görevlendirmemiş iken, 21.06.2015 târîhinde yaptığı konuşmada “…Bunun için, koalisyon hükûmetinin mümkün olan en kısa zamanda kurulmasını temenni ediyorum… Egolar öne geçerse o zaman bu süreç uzayacaktır. O zaman da Cumhurbaşkanı olarak, üzerimize düşen görev, siyâsetçiler bu işi çözemiyorsa millet bu işi çözecek tek merciidir, bunu yapmak durumundayız.” diyerek tekrar seçim opsiyonun masasında olduğunu hatırlatıyordu. Erdoğan ile Davutoğlu’nun -yâni AK Parti’nin- siyâsî hedef ve önceliklerinin seçim sonrasında da ayrışmaya devam ettiğini gösteren misaller çoğaltılabilir. Ancak şurası çok açıktır ki, Erdoğan kendisini, AK Parti’den bağımsız, onun üzerinde bir siyâsî özne olarak târif ediyor ve bu târif minvalinde adımlar atıyordu.

Nihâyetinde koalisyon çabaları akim kaldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Davutoğlu dışında hükûmet kurma görevini ikinci bir isme vermedi ve 26 Ağustos’ta anayasa gereği tekrar seçim yapılmasına karar verdi. Olağan bir seçim sonucunu siyâsî hayâtına intibak ettiremeyen Türkiye, terör ve şiddet hâdiselerinin gölgesinde olağanüstü bir seçime gitti. Peki, seçmen yine istikrar dedi yorumlarıyla allanıp pullanan 1 Kasım seçimleri, Türkiye’yi sükûnet ve uzlaşmanın cârî olduğu bir politik konjonktürle tanıştırdı mı? Cevap, hayır. Yâhut en temel iddiası olan istikrarın tesisi noktasında muvaffak olabildi mi? Cevap, yine hayır. Maalesef 1 Kasım seçimleri, Türkiye’yi anomali kökleriyle kaplı bir patikanın içerisine soktu. Bu sapma/anomali durumu ilk önce AK Parti’ye sirâyet etti ve çok kısa süre içerisinde iki genel seçimden de partisini birinci çıkaran Genel Başkan Davutoğlu istifâ ettirildi. İşte bu hamle, AK Parti’nin bir siyâsî parti olma vasfını de facto anlamda sona erdirdi ve AK Parti’yi Cumhurbaşkanlığı makamına bağlı bir büro hâline getirdi. Tıpkı 1923-50 arasındaki CHP gibi. 7 Haziran’dan sonra zuhur eden olağanüstü dalganın AK Parti’den sonraki durağı ise MHP oldu. MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin 7 Haziran sürecindeki istemezükçü tavrının partiye kan kaybettirdiğini ve bu yüzden partide bir değişimin yaşanması gerektiğini öne süren muhâlifler, Meral Akşener, Koray Aydın, Ümit Özdağ ve Sinan Oğan gibi isimlerin etrâfında toplanmışlardı. Yargıda tam bir içtihat curcunasına yol açan MHP’nin kongre süreci, parti içi muhâlefetin değil, Genel Başkan Bahçeli’nin istediği gibi sonuçlandı. Hülâsa hem Erdoğan hem de Bahçeli partilerindeki hâkimiyetlerini olağanüstü koşullarla pekiştirmiş oldular. Bu gelişmelerden bir müddet sonra ise 15 Temmuz Darbe Girişimi yaşandı ve 7 Haziran’da tanışılan olağanüstülük, bu kez daha meşrû bir gerekçeyle siyâsî hayâtımıza girdi.

Türkiye giderek tuhaf bir politik iklime sürüklenirken, 7 Haziran’dan sonra siyâsetin diskurunu belirleyen isim olan Bahçeli, fiilî durum hukukî boyut kazansın diyerek başkanlık sistemi tartışmalarını yeniden tedavüle soktu. Hâlihazırda uygulanan parlamenter sistemin yerine önerilen modelin ise karşılaştırmalı siyâset bilimi literatüründeki başkanlık sistemiyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Tâbir câizse, 1946’ya kadar uygulanan ve parti-devlet bütünleşmesinin en somut örneklerinden olan Millî Şef Sistemi’ne benziyordu. Zâten dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da TBMM Genel Kurulu’ndaki yeni anayasa görüşmelerinde “Cumhuriyet’in kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk partili mi? Partili. Milletvekili mi? Milletvekili. Genel Başkan mı? Genel Başkan. Cumhurbaşkanı mı? Cumhurbaşkanı. İsmet İnönü partili mi? Partili. Milletvekili mi? Milletvekili. Genel Başkan mı? Genel Başkan. Cumhurbaşkanı mı? Cumhurbaşkanı… Şimdi bizim yaptığımız Atatürk anayasalarına dönmektir. 1921-1924 anayasalarına, partili cumhurbaşkanlığına dönmektir. Siz Atatürk’ün anayasasına karşı çıkıyorsunuz” diyerek bu gerçeği beyan ediyordu. Düşünün, Demokrat Parti mîrâsının vârisi olduğunu vurgulayan, kendisini merkez-sağ gelenek içerisinde konumlandıran ve neredeyse tüm politik söylemini 1923-46 arasındaki Tek Parti karşıtlığı üzerinden kurgulayan bir hareket, muârızı olduğu Tek Parti pratiğini yeniden ihyâ etmek istiyordu. Bu durum, bir anomali yâhut bir sapma değildi de neydi?

Gelelim bir diğer anomali durumuna. Koalisyon kötüdür; kurulamaz ve kurulması teklif dahi edilemez önermesiyle gidilen 1 Kasım seçimlerinin akabindeki ilk seçimde, akşamında Türkiye yine fakat bu kez yeni bir koalisyon tecrübesiyle tanıştı. Türkiye’nin 24 Haziran seçimlerinden sonra tanıştığı bu yeni koalisyon modeli, yazının başından beri üzerinde durduğumuz siyâsî anomalinin doğal bir tezâhürü ya da tabiî bir sonucu hüviyetindeydi. Bu koalisyon yasama özelinde sınırları bâriz ama yürütmede hudutları örtük ve belirsiz olan bir koalisyon mâhiyeti arz ediyordu. Üstelik bu yeni koalisyon tipinde -parlamenter sistemin yürürlükte olduğu zamanlardaki muâdillerinin aksine- koalisyon ortaklarının görev ve yetki paylaşımları konusunda ciddi bir belirsizlik ve müphemlik söz konusudur. Örneğin, şu an ülke yönetiminde söz sâhibi iki partiden biri olan MHP’nin teknik anlamda hiçbir mesuliyeti olmadığı gibi, AK Parti’nin ya da daha doğrudan söylemek gerekirse Erdoğan’ın iktidara gelmesine yardım eden müttefiklik rolü karşılığında iktidardan nasıl bir hisse aldığı da meçhuldür. Peki sizce bu vazîyet bir tuhaflığa, acâyipliğe ya da anomaliye delâlet etmiyor mu?

Yazıyı daha fazla uzatmayalım. Türkiye bugün, 7 Haziran akşamı ortaya çıkan ve tüm siyâsî aktörleri muhatap alan aklıselîmin îcaplarını uygulama çağrısını reddetmesinin sonuçlarına katlanmaktadır. İstisnâ olanı bir yönetim pratiğine dönüştüren sistemiyle Türkiye, Agamben’in istisnâ hâline ilişkin tezlerini en berrak biçimde tasdik eden bir ülkeye dönüşmüştür. Bu durumun ortaya çıkmasındaki en önemli kırılma noktası ise 7 Haziran 2015 seçimleridir. Esâsen Akşener’in İYİ Partisi’ni, Babacan’ın Deva Partisi’ni ve Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’ni, 7 Haziran’ın çocukları olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Zirâ bu isimler, kendi partilerinin siyâsî ve entelektüel mîraslarının, 7 Haziran’dan sonra girilen patikada tükenmemesi, hebâ olmaması için mücâdele etmektedirler.