Devlet okullarında dinsel etkinin ‘’dayatma’’ denebilecek derecede yoğunluk kazanması son haftalar, hatta ayların öne çıkan gündem maddelerinden biri haline geldi. Esasen, epey bir süredir AKP iktidarında genel olarak okulların ‘’İmam-hatipleştirildiği’’ne dair yaygın gözlemler ve şikâyetler vardı. Böyle bir zeminde eğitimde dinsel etkinin dayatma halini alması şaşırtıcı olmasa da, öyle görünüyor ki, bu meselede bugün artık yeni bir safhaya ulaşmış durumdayız.

Genel eğitimdeki dinsel etki gerçi Türkiye’de yeni ortaya çıkmış bir durum değil, bunun başlangıcını 1982 Anayasasıyla orta öğretimde ‘’din ve ahlâk bilgisi’’ derslerinin zorunlu hale getirilmesi oluşturmaktadır. Vicdan ve din özgürlüğü temel hakkına aykırı olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da kesin bir şekilde ortaya konmuş olmasına rağmen devam etmekte olan bu duruma AKP iktidarının son yıllarında yeni bir anti-anayasal boyut daha eklenmiş bulunuyor. Bu, Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) yanında, son zamanlarda tarikat ve cemaatlerin de -zihniyeti ve personeliyle- din eğitimine karıştırılması sorunudur.

Diyanet’’in imam, vaiz veya müezzinlerinin orta dereceli okullarda ‘’değerler eğitimi’’ vermek üzere ‘’manevî danışman’’ olarak görevlendirdiğine; liselerde imam ve vaizlerin derslere girdiklerine; cemaat veya tarikat uzantısı kimi derneklerin girişimiyle okullarda ‘’Kudüs Bilinci’’ gibi paneller yapıldığına ve ‘’Ecdad Yadigarı Kudüs Günü’’ gibi seminerler verildiğine ve kimi okullarda ‘’Siyer-i Nebi etkinlikleri’’ düzenlendiğine… dair haberlere son haftalarda daha sık rastlıyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığı’yla işbirliği çerçevesinde yapılanların dışında, bu faaliyetlerin çoğunun AKP’ye yakın olan cemaat veya tarikatlarla ortaklaşa yapıldığı dikkati çekmektedir. Bu kuruluşlar kamu eğitimine gelenekçi yönde ve dozu artırılmış dinci aşı yapmak konusunda hem çok istekliler, hem de bu isteklerinde AKP’li Millî Eğitim Bakanlığı’ndan ilgi ve anlayış görmektedirler.

Nitekim Millî Eğitim Bakanı geçenlerde birçok tarikat ve cemaatlerle ‘’eğitimde işbirliği protokolleri’’ imzaladıklarını açıkladı. Bakan bu durumu eleştiren milletvekillerine de “Sizin ‘tarikat, cemaat’ dediğiniz, bizim STK dediğimiz yapılarla 10 tane protokolümüz var. Onlarla protokol yapmaya devam edeceğiz” şeklinde cevap vermiş. Bakanın gerekçesi de 12 Eylül paşalarının zorunlu din derslerine ilişkin gerekçesine benziyor: ‘’çocukların dağa çıkmasını engellemek!’’ Malum, 12 Eylülcüler ‘’çocuklar dindar olurlarsa şiddet eylemlerine yönelmezler’’ diye düşünüyorlardı!

Türk millî eğitimine gerek Diyanet’in gerekse cemaat-tarikat uzantısı derneklerin bu şekilde yapacakları hayırlı bir katkı yoktur. Onların yapacakları ‘’katkı’’, besbelli ki, öğrencileri geleneksel değerler ve dinsel dogmalarla endoktrine etmeyi, onların zihinlerini güncel bilimsel verilerle bağdaşırlığı şüpheli olan dinsel malumatla doldurmayı amaçlamaktadır. Söz gelişi, Bakanlığın protokol partnerlerinden biri olan ‘’Cihannüma Derneği’’nin vaat ettiği ‘’değerler eğitimi’’nden kastın dinî-muhafazakâr değerlere sıkı sıkıya bağlı bir ‘’yeni nesil’ yetiştirmek olduğundan kuşkulanmamak için hiçbir neden yoktur.

Benim bu gelişmeyi problemli bulmamın nedeni, Cumhuriyet gazetesinin sayfalarında örneklendiği şekliyle Kemalistlerin endişelerinden tamamen farklıdır. Buradaki asıl mesele, öğrencilerin Kemalist dogmalar yerine dinî-muhafazakâr değerlere şartlandırılması değil, devlet okullarındaki zorunlu eğitimin ‘’tarafsız’’ olmaması ve şu veya bu ideoloji yahut din doğrultusunda yapılmasıdır. İster Kemalist ister dinci olsun, ideolojik eğitimin geçen yazımda vurguladığım eleştirel, sorgulayıcı ve açık düşünceli kişileri yetiştirmesi mümkün değildir; böyle bir eğitim ancak seküler veya dinsel dogmalara şartlanmış, ‘’kesin inançlı’’ kişiler üretir. 

Oysa, özgür toplum ve özerk kişi ideali devletin ‘’değer eğitimi’ adı altında ideolojik bir programı dayatmasıyla bağdaşmayacağı gibi, sözümona sivil teşekküllerin kendi değerlerini devlet aracılığıyla herkese dayatmasıyla da bağdaşmaz. Her iki bağdaşmazlığı da ortadan kaldırmanın yolu ise, bir yandan zorunlu din derslerini kaldırmak, öbür yandan hem Diyanetin hem de tarikat ve cemaatler başta olmak üzere -dinci veya seküler- kdevlet dışı teşekküllerin kamu eğitimine karışmasının önüne geçmektir. Aslında, Diyanet İşleri Başkanlığı’yla ilgili meselenin köklü olarak çözülmesi için bu kurumun anayasal sistemimizden tamamen çıkarılmasını şarttır.

(Diyalog, 24 Aralık 2023)

Önceki İçerikVeganlık ve Çevrecilik: Sürdürülebilirlik Üzerine Bir Değerlendirme
Sonraki İçerikIPCC ve RCP Kavramları: İklim Değişikliği Senaryoları Ne Kadar Tutarlı?
Mustafa Erdoğan lisans ve lisansüstü eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı; 1991’de Doçent, 1997’de Profesör oldu. İdarî yargıda (1983-85), Ankara Üniversitesi (1985-1990), Hacettepe Üniversitesi (1991-2010) ve İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde (2010-2016) öğretim üyesi olarak çalıştı. Çeşitli tarihlerde Prof. Erdoğan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki muhtelif üniversiteler ve düşünce kuruluşlarında misafir araştırmacı olarak bulundu. Türkiye Bilimler Akademisi’nin aslî üyesi olan Prof. Erdoğan’ın başlıca eserleri şunlardır: Hukuk ve Adalet (2. b., 2022); Liberal Perspektif (2021), Türk Anayasa Hukuku (2. b., 2019), Anayasa Hukukuna Giriş (2. b., 2019), Özgürlük, Hukuk ve Demokrasi (2018), İnsan Hakları: Teorisi ve Hukuku (5. b., 2018), Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset (9. b., 2016), Anayasal Demokrasi (12. b., 2015); Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm (2006); Anayasa ve Özgürlük (2002); Demokrasi, Laiklik, Resmî İdeoloji. (2 b., 2000)