Hatırlanacağı gibi “Yeni Türkiye” Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara geldikten bir süre sonra benimsediği gözde sloganlardan biriydi. AKP’nin fırsatçılık veya kurnazlığının bir eseri olarak, Cumhuriyet’in kuruluşunun 100. yılına denk getirilen şimdilerdeki ‘’Türkiye Yüzyılı’’ masalı da aynı sloganın bir devamı olarak görülebilir.

Şu farkla ki, ilk sloganda esas olarak siyasî rejim standartları, iktisadî kalkınma, refah ve toplumsal barış bakımından sicili bozuk olan ‘’eski Türkiye’’den uzaklaşıp Batılı liberal-demokratik toplumların düzeyine yükselmiş bir Türkiye tasavvuruna işaret ediliyordu. İkincisi (‘’Türkiye Yüzyılı’’) ise daha çok, Türkiye’nin AKP döneminde ani bir sıçrama yaparak her yöndeki eşsiz ve muhteşem başarılarıyla dünya milletleri arasında seçkin bir konum elde ettiğini ima etmektedir.

Aslına bakılırsa, bu sloganlarda ima edilen Türkiye imajı muhafazakâr-sağ geleneğin ‘’büyük, güçlü ve kalkınmış bir Türkiye’’ -namıdiğer ‘’Büyük Türkiye’’- tasavvurunun güncellenmiş bir hali olarak görülebilir. Güncelleme kendisini en belirgin şekilde AKP’nin emperyal vizyonunda göstermektedir. Son yıllarda yarattığı azımsanmayacak insanî maliyet ve yol açtığı refah kaybıyla birlikte tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış olan mahut ‘’Yeni-Osmanlıcı’’ perspektif işte bu basiretsizlikle malul olan sözde vizyonun bir parçasıdır. Bu perspektifin güneydeki sınır komşularımız için ima ettiği yayılmacı ihtirası ‘’akla ziyan’’ olmanın yanında, ayrıca ahlâken de kınanmayı hak etmektedir.

AKP baştan beri “büyük devlet” olma hayali besliyor ve bir yandan çevre ülkeler üzerinde hegemonik bir etkiye sahip olmayı, öbür yandan da dünya ölçeğinde dikkate alınan etkili bir siyasî aktör haline gelmeyi hedefliyordu. Bu hedefin ilk kısmı Osmanlı devletinin 19. yüzyıl sonlarına kadar bu bölgede sahip olduğu kontrolün bir benzerini canlandırma hayalinden türemektedir. Geçtiğimiz yıllarda Suriye’ye müdahale konusunda AKP yönetiminde tanık olduğumuz o iştahlılık ve bununla paralel olarak ülke sınırları dışında yürütülmüş olan -‘’artçıları’’ halâ devam eden- kara harekâtı bu hayalci ve tehlikeli vizyonun dramatik yansımalarıdır.

Bu emperyal ihtirasla tutarlı olarak AKP -daha sonra kendisine katılan MHP’yle birlikte- “kalkınmış, nüfusu belirgin bir şekilde artmış ve askerî bakımdan güçlü” bir Türkiye hedefi güttü. Esas olarak kendiliğinden bir şekilde artan nüfus hacmi hariç tutulursa, AKP-MHP ikilisinin gerek iktisadî gelişme ve refah düzeyini yükseltme gerekse askerî güç bakımdan -mukayeseli olarak düşünüldüğünde- belirgin bir başarı gösteremediği bir yana, bu büyüklük saplantısı da kendi başına değerli bir amaçla ilgili değildir. Medenî bir toplumsal-siyasal varlık olmak isteyen Türkiye’nin -eğer bunu gerçekten istiyorsa tabiî- özgürlük ve adaletten bağımsız bir askerî -ve ona hizmet etmesi umulan iktisadî- güce ulaşmayı ana siyasî hedef olarak belirlemesinin hiçbir moral değeri yoktur.

Yine de bu vizyonun tutmasında onun ‘’Yeni Türkiye’’ veya ‘’Türkiye Yüzyılı’’ sloganlarıyla pazarlanmasının içeriğinden bağımsız bir avantajı vardır. Bu en başta Türkiye’nin Sünnî-Türk çoğunluğuna cazip gelen bir söylemdir. Esasen bu çoğunluk zaten büyük ölçüde AKP-MHP tabanına tekabül etmektedir, ama bunun aynı zamanda Kemalist kesimlerde de de hatırı sayılır bir karşılığı vardır.

‘’Yeni Türkiye’’ ve ‘’Türkiye Yüzyılı’’ sloganlarıyla paketlenmiş olan bu vizyonda “yeni” sıfatının öne çıkarılmasının da toplumun her kesiminde şu veya bu ölçüde karşılık bulabileceği açıktır. Malum, “yeni” olan bir şey, hemen hemen her zaman, muhtevasından bağımsız olarak ilgi çeker. Bu arada, ‘’Türkiye Yüzyılı’’ ibaresi de özellikle AKP-MHP tabanında duyulan deri bir özlemi, ‘’dünya çapında önemli ve etkili bir devlet olma’’ özlemini de iyi yakalamaktadır.

Heyhat, bu vizyonun ve onu taşıyan malum sloganların propaganda değeri ne olursa olsun, bugün Türkiye’nin gerçek durumunun o vizyonun ima ettiği hedeflerden fersah fersah uzak olduğu açıktır. Ve ayrıca bu sakat vizyon maalesef Türkiye toplumuna çaresiz acılar yaşatmaya da devam etmektedir. Daha da kötüsü bu durumun kısa, hatta orta vadede düzelme, yani Türkiye’nin kendini toparlayarak özgürlük ve medenilik yolunda yeniden kararlı bir yürüyüşe geçme imkânı da bulunmamaktadır.

Oysa Türkiye’nin “büyük, güçlü ve emperyal” bir devlet olmaktan önce; özgürlük ve barış içinde âdil ve müreffeh bir toplum olmaya ihtiyacı var.

(Diyalog, 14 Ocak 2024)

Önceki İçerikYeni Nesil Nükleer Güç Santralleri ve Temiz Enerjinin Geleceği
Sonraki İçerikLiberalizm, İklim Değişikliğine Karşı Bir Cevaba Sahip Değil mi?
Mustafa Erdoğan lisans ve lisansüstü eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı; 1991’de Doçent, 1997’de Profesör oldu. İdarî yargıda (1983-85), Ankara Üniversitesi (1985-1990), Hacettepe Üniversitesi (1991-2010) ve İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde (2010-2016) öğretim üyesi olarak çalıştı. Çeşitli tarihlerde Prof. Erdoğan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki muhtelif üniversiteler ve düşünce kuruluşlarında misafir araştırmacı olarak bulundu. Türkiye Bilimler Akademisi’nin aslî üyesi olan Prof. Erdoğan’ın başlıca eserleri şunlardır: Hukuk ve Adalet (2. b., 2022); Liberal Perspektif (2021), Türk Anayasa Hukuku (2. b., 2019), Anayasa Hukukuna Giriş (2. b., 2019), Özgürlük, Hukuk ve Demokrasi (2018), İnsan Hakları: Teorisi ve Hukuku (5. b., 2018), Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset (9. b., 2016), Anayasal Demokrasi (12. b., 2015); Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm (2006); Anayasa ve Özgürlük (2002); Demokrasi, Laiklik, Resmî İdeoloji. (2 b., 2000)